1. HABERLER

  2. BEDİÜZZAMAN

  3. Bediüzzaman'ın cevap verdiği müthiş din tılsımları
Bediüzzaman'ın cevap verdiği müthiş din tılsımları

Bediüzzaman'ın cevap verdiği müthiş din tılsımları

İki üstad Profesör din âliminin kanaatleri; Risale-i Nur mesleğinin bir “yeni Kelam Metodu” olduğu yönündedir

A+A-

Risale Haber-Haber Merkezi

Abdülkadir Badıllı'nın yazısı:

Bediüzzaman ve Din Tılsımları

MUKADDEME

Bediüzzaman Said-i Nursî Hazretlerinin ilmî şahsiyeti ve hizmet mesleği; hem pek çok gaybî işaretlerinin2 hem ehl-i tahkik olan bir çok ülemanın ve hem de or­tadaki eserleri olan Nur Risalelerinde yüzlerce dinî, ilmî ve tasavvufî meselelerin hal edilmişliklerinin tasdik, te’yid ve tespitleri ile bir müceddid-i dindir, bir müşkillerin çözümleyicisidir ve her iş ve emirde doğru, tehlikesiz ve maksada en çabuk ulaştı­rıcı olan bir sırat-ı müstakim keşşafıdır. Ve aynı zamanda şu âhirzaman asrı insanla­rının hususan Müslümanların dinî, dünyevî, içtimaî ve siyasî problemlerinin halledi­cisi ve istikamet vericisi bir rehberdir.

Evet, Risale-i Nurları iyice tetkik eden kimseler bilebilirler ki; bu eserlerin en orijinal yanı ve onu eski kelam ve mantık ilimlerinin uslüp ve metodlarından ayıran en bariz imtiyazlı hassası; İslâmın akidesi olan hakikat ve meselelerinin aynileri içeri­sinde harice asla muhtaç olmadan gerçeklik, yükseklik ve fitrilik vaziyetlerini ispat­lamasıdır. Bu hal ve bu vaziyet, evet Risale-i Nurun has bir imtiyazı olduğunu ve geçmişte misli mesbuk olmadığını dâvâ ediyoruz. Bunun yanında Risale-i Nurlar, imanî ve İslâmî olan meseleleri özellikle akidenin esaslarına taalluk eden tüm mese­leleri akıl, fehim ve idrak terazilerinden geçirme ve insanî olan cihazlarını doyurma ve ikna etme kabiliyetine de sahiptir.

İşte, Risale-i Nurun hâs bir ilham eseri olarak mezkür imtiyazlara sahip olması ile birlikte, istenilen çapta mahiyetinin idrak edilipte bilinememesi ve anlaşılamaması hal ve vaziyeti karşısında; en başta onun müellifi üstad Bediüzzaman Hazretleri, nurların özündeki mezkür hasiyetlerin üstüne nazar-ı dikkatleri çekmek için, ilk başta onu cazip bazı isimlerle neşretmek ve Risale-i Nurlardan çeşitli mecmualar hazırla­tarak yayınlamak olmuştur. Meselâ Asa-yı Musa, Zülfikâr, Tılsımlar, Siracü’n-Nur mecumaları gibi isimler...

Kelam İlmi ile Risale-i Nurlar

Bu mevzuda hususi tarzda araştırma yapan ve kaziyeyi neticeye yaklaştıran iki üstad Profesör din âliminin kanaatleri; Risale-i Nur mesleğinin bir “yeni Kelam Metodu” olduğu yönündedir. Bu iki büyük hocalarımızın isimleri: 1. Profesör Doktor Muhsin Abdülhamit (Bağdat Üniversitesi Tefsir ve Kelam hocası), 2. Profe­sör Doktor Ahmet Abdurrahim Essayih’dir. (Mısır Ezher Üniversitesi, Usulu’d-Din Fakültesi Akide ve Felsefe Hocası).

Bu iki âlim zatın mezkûr mevzu hakkında görüşlerini tazammun eden yazı ve makaleleri mevcuttur. Prof. Dr. Muhsin Abdülhamid’in makalesi, İstanbul’da mün­teşir Nur Mecmuası Ocak, Şubat ve Mart sayısı s. 57’de Arapça olarak neşredildi. Prof. Dr. AhmetAbdürrahim Essayih’in ise, iki yazısı varır. Bunlardan birisi müstaki­len Arapça olarak yayınlandı. İkinci yazısı ise, 1992’de Bediüzzaman Said Nursî Sempozyumu ile alâkalı makaleleri neşreden kitapta yayınlandı. Bu iki âlim muhak­kik zatın tahkiklerine ek olarak, birde meselenin mahiyetinin özünü Nur müellifinin kendisinden dinleyelim.

Üstadın bu konudaki izahına geçmeden önce, bir istifhamı cevaplamak gerek­mektedir, şöyle ki: Sual: Risale-i Nurun Kur’ân’ın feyzi ile halletmiş olduğu dinî, ilmî ve kevnî tılsımların “Muammalı ve muğlak mesele”lerin çözüm tarsının mahiyeti bir kelam ilmi kaide ve metodu mudur?

Cevap: Peşinen ve kat’î olarak “hayır!” diyoruz. Çünkü bir çeşit klasik tarz ve üslup arzeden eski kelam ilmi, üslup ve usul itibariyle, sırf maddî ve aklî düsturlarla gittiği ve çoğu kez din düşmanı vesveseci felsefecilerin ürettikleri aynı silâhlar kul­lanılarak, ya da onların kanun ve kaideleri layetezelzel bir şey kabul edilerek İslâmî akide ve meselelerin hakikatleri bu harici olan delillerle ispatlanmaya çalışıldığı için; Üstad Bediüzzamanın nazarında o tip bir kelam metodu nakıs görülmüştür. Bunun­la beraber, eskide Kelam ilmi vasıtasıyla İslâm akidesini vikaye etme noktasında, hususan ispat-ı Vacibu’l-Vücud meselesinde büyük hizmetlerin ifa edildiği de Bedi­üzzaman tarafından kabul ve ifade edilmektedir.3

Şimdi, klasikî durumuyla karşımızda duran eski kelam ilmi metodları ve bu arada diğer İslâm hükema ve feylesoflarının tamamen aklî olan felsefe kanunlarıyla, Üstad Bediüzzaman’ın vasıtasız olarak Kur’ân’ın safi menbaından keşfedip aldığı fevkalade tesirli, nafiz ve çokda verimli düsturları arasındaki farkın mahiyet ve hüviyeti hak­kında kendisini birlikte dinleyelim:4

Bu âhirki ifadede, üstteki kısımlardan farklı bir yaklaşım var. Ama dikkat edilirse Hazret-i Üstad, Risale-i Nur için: “Nurlu ve hakikî ilm-i kelamın dersleridir” de­mekle, nurların üslup ve metodu kelamın üslubundan açık farklılığına açıklık getir­mektedir. Yani, kısa bir ifade ile Risale-i Nurlar bir Kur’ân kelamıdır, değişiktir, nurludur vesaire...

İşte, daha bu tarz ifadeler Risale-i Nur'un birçok yerlerinde bulunmaktadır. Me­selâ Âyetü’l-Kübra Risalesinde ve keza Mektubat kitabının 442. sahifesindeki sual ve cevapta; ve Hücumat-ıSitte’nin âhirindeki bölümde gibi yerlerde, kesinlikle ve hiç çekinmeden ifade edilmiştir ki; Risale-i Nurların tarz-ı üslubu ve tamamen delil ve hüccetler üzerine müesses olan ifade ve beyan şekli, zahirde bir kelam ilmine benziyorsa da, lâkin kat’iyyetle kelamın klasik vaziyetini taşımamaktadır. Bu mev­zuya dair ilerde Nurlardan bazı noktaların derci ile ve meselenin mahiyetinin izahıyla anlaşılacaktır.

İşte, Üstad Bediüzzamanın özbeöz Kur’ânî olan mesleği ile, sair İslâm müte­fekkirleri ve kelamcılarının tarz-ı usulleri arasındaki fark anlaşılmıştır tahmin ediyo­rum.

Bununla beraber, ilerde gelecek dinî, ilmî ve kevnî meselelerin izahatının yapıl­dığı bölümlerde de bu dâvâ daha da iyi anlaşılacaktır.

Tılsımlar ve Çözümü

Merhum Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî’nin te’lifi olan Risale-i Nurların hal etmiş oldukları “Din Tılsımları” pek çoktur, yüzlercedir. Bu tılsımlar özetle: Hilkat Muamması denilen mükevvenatın yaratılışının ve özellikle içindeki Ben-i Âdemin halk edilmesinin hikmetleri ve kâinattaki daimî îcad ve ifnanın icabı olan gözönün­deki mütemadî tahrip ve tamir, icad ve ifna vaziyetinin hikmetleri ve kâinat ve mevcudatın yaratanının varlık ve birliğinin kat’î ispatı yanında Muinsiz ve vezirsiz saltanatının kudretiyle; bir tek şeyi icad etmek ile, bütün herşeyi icadları onun ya­nında müsavi ve aynı kolaylıkta olduğu meselesi. Ve Ahiret imanının Haşr ve Neşr hususiyetiyle alakadar olan “Cismani Haşr” hakikatının aklen ve fehmen ispatı ile, tılsımiyetinin halledilişi ve Melaike ve ruhanilerin varlıklarının ilmen ispatı ve vazife­dar mahluklar olduğu; ve bununla beraber cismanî olarak vuku bulmuş olan Mi’rac hakikatının aklen, ilmen ve imkânen ispatının yapılması ve iman ve akide ile ilgili bir çok meselelerin muammalık yanları ve örtülü cihetlerinin açıklanması hususunda tıl­sımiyetlerinin çözümlenmesi; ve Kur’ân’ın i’câzının keskin ve nâfiz delillerle ispatı yanında, hüküm ve hakikatlarının ilmen ve aklen ve fıtraten uygunluklarının ispat­ları...

Ve daha bu özet maddeler gibi, birçok dinî meseleler ve imanî ince nükteler ehemmiyet derecelerine göre bu tebliğimizde sıralanırken, (Bu tılsımlardan sadece otuz üçünü hazırlayabildik)5 bunların şüphesiz en birincisi ve en genişi olanı İman ve Akide kısımları olacaktır. İman ve Akide bölümü veya meselesi bir yanıyla diğer maddeleri de aslında şümul dairesine almaktadır. Meselâ diyelim: Dünyanın ömrü hakkında gelen hadis,i şerifin hükmü, ilmen ispat edilmesiyle; Müslümanların inancı kuvvet bulmuş olarak, iman ve akidesinin daha çok parlamasına vesile olmaktadır.

Her Şeyden Önce İman ve Akide

İslâm dini inancı ve akidesinin elbetteki önem dereceleri vardır. Nitekim İslâmın “Amentü”sünün diziliş vaziyeti de bir çeşit sıralamadır. Buna göre Allah’ın varlığına, birliğine, sıfat-ı zatiye ve sübutiyelerine ve nihayet bütün Esmaü’l-Hüsnası ile bera­ber Uluhiyyet, Ma’budiyyen ve Rububiyyetine iman getirmek ve bütün Esma-i İlahiyyesinin tecelliye tasarruflarını bilmeye çalışmak ve bunlara şüphesiz bir tarzda iman etmek, kat’i ve zaruridir... Ve bütün bunlarla ilgili hüküm ve inançların kitabî delilleri ile birlikte, bizzat herbirisinin aklen ve fehmen ispatları Risale-i Nurda en büyük mesele ve zarurî bir vaziyet olarak görüldüğünün bir kısım nümuneleri sunu­lacaktır.

Bediüzzaman ve Din Tılsımları

Risale-i Nur'da, son derece orjinal tarzda halledilmiş dinî tılsımların ibrazına ve teşrini mahiyetlerinin kaydına geçmeden önce, birkaç noktaın izahına çalışmak iste­riz ki:

1- Zahir halde ve ilk nazardaki tefekkürsüz bir mütalaa neticesinde; Risale-i Nurda halledilmiş dinî, ilmî ve tasavvufî meselelerin-ayinenin iki yüzü gibi-bir yü­züyle eski kitaplardakinin aynısı olarak telakki edebilir. Ama öbür yüzü ve yönüyle dikkat-ı nazar edilirse, kat’iyetle görülecektir ki: Risale-i Nur müellifi hiçbir vakit vakıf malı ve halledilmiş meseleleri alıpta tekrar etmemiştir. Zaten muhakkik ülema arasındaki kaide ile; “Eskide halledilmiş bir meseleyi yeniden ona dair bir şeyler ka­ralayıp Risaleler yazmak caiz değildir” düsturu Üstad Bediüzzaman için son derece önemlidir ki, bunun hep riayetkârı görülmüştür.

2- Eskide yaşamış büyük İslâm allameleri zatların bazı mesail-i İslâmiye hakkında yazdıkları; Arabiyyet ve belağat noktasında çok parlak ve cazibedar risale ve kitap­larının varlığını kimse inkâr edemez. Ancak her asrın ve zamanın bir tefekkür sistemi, bir mücahede metodu ve mücadele silâhı olduğu gibi; bu asrın da kendine hâs bir üslup ve mücahede sistemi olacağı şüphesiz ve aşikârdır. Diyelim, meselâ koskoca bir Gazalî’nin kullandığı silâhlar, bu asrın din düşmanlarının şüphe ve vesce­selerine karşı yetersiz kalıyorsa, noksanlık-hâşâ-Gazalî’de değil, zamandadır. Çünkü o zat gibi herbir mütefekkir, kendi zamanının veledidir.

Nitekim Üstad Bediüzzaman Hazretleri de bu noktaya Kastamonu Lahikası’­nda 6 ve 1951’de yazdığı “Konuşan Yalnız Hakikattır” veya “Yalnız Hakikat Ko­nuşuyor” yazısında7 da işaret etmiştir. Hülasaları şöyledir:

“Her asırda Kur’ân-ı Hakim kedi şâkirtlerine-o asra muvafık-bir silâh verir. Ayrıca herşey, yalnız belağat ve üslup parlaklığıyla hallolur diyenlerin zannında yanlıştır. Duruma göre; ihlas, ferağat vesair mânevî duyguların iştirakleride lâ­zımdır ve hakeza...”

3- Üstad Bediüzzamanın direkt olarak Kur’ân’dan aldığı mânevî Nur ve silâh veya mücahede metodu, eski büyük allamelerinkinden birkaç noktadan farklıdır. En birinci ve bariz nokta Hazret-i Üstad ortaya atılmış şüphe ve vesveseler suretinin kritiğine girmeden, yani onları ele alıp teferruatiyle tasvir etmeden; Dinî ve Kur’ânî olan o meselenin aslı ve özünün hakikatdarlığını ve şüphesizliğini aklen ve ilmen is­pat etmekle, vesvese ve şüphelerin kökünü kal’ eder, kurutur.

Daha bu noktalar gibi, en mühim bir tanesi de: Üstad Bediüzzamanın-ilerde gösterilecek olan Tılsımların-çok orjinal ve mücedded metodlarla nasıl hal ettiğini, mevzuu içerisinde görüleceği için, sözü uzatmada bu kadarıyla iktifa ediyoruz.

* * *

Tılsım 1:

Cenab-ı Hakkın herşeye nihayet derecede Kurbiyyet-i ilahiyyesiyle beraber insan ve mahlukatın ondan nihayet derecede uzak olduğu meselesi.

Bu çok gamiz ve halli pek müşkil meselenin her iki yanı da âyet ve hadislerde mezkûrdür ve bu hüküm kat’i ve sarihtir. Kur’ân ve hadislerin hükümlerine ise, el­bette mü’minler iman ediyorlar. Dolayısıyla meselenin her iki tarafı da hakaik-i Kur’âniye ve İslâmiyedendir. Meselenin tılsımlık ciheti ise, ilmî ve aklî delillerle haki­katının ispatı meselesidir. Ve bu ispat işi de Kelam ve tefsirlerde yapılmayışı ve bu­güne kadar olduğu haliyle gelmiş olmasıdır.

Hakikat olarak, bu muammalı meselenin vüzuh ile ispatını eski akaid ve Kelam kitaplarında bulamamışım. Bulan var ise, elbetteki gösterilebilir. Lâkin Risale-i Nur meseleyi bir çok defa ele almış ve bihakkın halletmiştir. Bu harika ve acip mesele­nin sadece Risale-i Nurda halledilmiş olduğunu, Üstad Bediüzzaman dahi tahdis-i nimet kabilinden Yirmi Sekizinci Mektupta işaret etmektedir.

Risale-i Nurlarda bu meselenin halledildiği yerlerin bir kısım isimleri şöyledir: On Altıncı Söz'ün Üçüncü Şua’ı ve On Dördüncü Söz'ün Dördüncü bölümü; ve Otuz Birinci Söz olan Mi’raç risalesinin Birinci Esası; ve On Beşinci Mektubun Birinci Ma­kamı; ve El Mesneviyü’l-Arabiden Şemme Risalesi s. 324; yine aynı eserden “Nurun min envari’l-Kur’ân” risalesi, sahife 456 ve daha isimlerini yazmaya gerek duymadığımız bir çok yerler...

Şimdi Nur risalelerinden bu meseleye hususiyle bakan biri ki bölüm arzediyoruz. Onun takdiri ve mukayese işini kadirşinas zatlara havale edilmiştir.

“Birinci Bölüm: (On Altıncı Sözün Üçüncü Şuâ’ı).

“Ey haddin tecavüz etmiş nefs-i pürsevda! Diyorsun ki:

"Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın."9

"Herşeyin hüküm ve tasarrufu Onun elindedir."10

"Biz ona şahdamarından daha yakınız."11

gibi âyetler, nihayet derecede Kurbiyyet-i ilahiyeyi gösteriyor.

“Ve "Siz de ona döndürüleceksiniz."12

"Melekler ve Cebrâil, ellibin sene uzunluğundaki bir günde Ona yükselirler."13

“Ve hadiste varid olan: ‘Cenab-ı Hak yetmiş bin hicab arkasındadır.’ Ve Mi’­raç gibi hakikatlar, nihayet derecede bu’diyetimizi gösteriyor. Şu sırr-ı gamızı fehme takrip edecek bir izah isterim?

“Elcevap: Öyle ise dinle: Evvela, Birinci Şuâ’nın ahirinde demiştik: Nasıl ki gü­neş kayıtsız nuruyla ve maddesiz aksi cihetiyle; sana, senin ruhun penceresi ve onun ayinesi olan gözbebeğinden daha yakın olduğu halde; sen mukayyed ve maddede mahpus olduğun için, ondan gayet uzaksın. Onun yalnız bir kısım akis­leri ile gölgeleriyle temas edebilirsin ve bir nevi cilveleriyle ve cüz’i tecellileriyle görüşebilirsin ve bir sınıf sıfatları hükmünde olan elvanlarına ve bir taife isimleri hükmünde olan şualarına ve mazharlarına yanaşabilirsin. Eğer güneşin merte­be-i asliyesine yanaşmak ve bizzat doğrudan doğruya güneyin zatıyla görüş­mek istersen; o vakit pekçok kayıtlardan tecerrüd etmekliğin ve pek çok mera­tib-i külliyetten geçmekliğin lâzım gelir. Adeta sen, mânen tecerrüd cihetiyle Küre-i Arz kadar büyüyüp, hava gibi ruhen inbisat edip ve kamer kadar yükselip, Bedir gibi mukabil geldikten sonra, bizzat perdesiz onunla görüşüp, bir derece yanaşmak dâvâ edebilirsin.

“Öyle de: O Celil-i pürkemal, o Cemil-i bimisal, o Vacibü’l-Vücud, o Mücid-i küll-i mevcud, o Şems-i Sermed, o Sultan-ı Ezel ve Ebed sana senden yakındır. Sen ondan nihayetsiz uzaksın. Kuvvetin varsa temsildeki dekaiki tatbik et!

“Saniyen: Meselâ ve lillâhi’l-meselü’l-a’lâ bir padişahın çok isimleri içinde ‘kumandan’ ismi çok mütedahil dairelerde tezahür eder. Serasker daire-i külliye­sinde tut, Müşiriyet ve Ferikiyet, ta yüzbaşı, ta onbaşıya kadar geniş ve dar, küllî ve cüz’î dairelerde de zuhur ve tecellisi vardır. Şimdi, bir nefer hizmet-i as­keriyesinde onbaşı makamında tezahür eden cüz’i kumandanlık noktasını merci tutar, Kumandan-ı Âzamına şu cüz’i cilve-i ismiyle temas eder ve münasebettar olur. Eğer asıl ismiyle temas etmek, ona o ünvan ile görüşmek istese, onbaşılık­tan ta serasker mertebe-i külliyesine çıkmak lâzım gelir. Demek Padişah, o ne­fere ismiyle, hükmiyle, kanunuyla ve ilmiyle telefonuyla ve tedbiriyle. Ve eğer Padişah, evliya-ı ebdaliyeden nuranî olsa, bizzat husuruyla gayet yakındır. Hiçbir şey mani olup hail olamaz. Halbuki o nefer gayet uzaktır. Binler mertebeler hail, binler hicaplar fasıldır. Fakat bazen merhamet eder, hilaf-ı adet bir neferi huzu­runa alır, lütfuna mazhar eder. ilh...

“Öyle de: Emr-i kün Feyekün’e malik, güneşler ve yıldızlar emirber neferi hükmünde olan Zat-ı Zülcelal, herşeye herşeyden daha ziyade yakın olduğu halde, herşey ondan nihayetsiz uzaktır. Onun huzur-u Kibriyasına perdesiz girmek istenilse; zülmanî ve nuranî, yani maddî ve ekvanî ve esmaî ve sıfatî yet­mişbinler hicaptan geçmek, her ismin binler hususî ve küllî derecet-ı tecellisinden çıkmak, gayet yüksek tabaka-i sıfatında mürûr edip, ta ism-i Âzamına mazhar olan Arş-ı Âzamına urûç etmek; eğer cezb ve lütuf olmazsa, binler seneler ça­lışmak ve sülük etmek lâzım gelir.”14

“İkinci Bölüm: (Otuz Birinci Sözün birinci esasından).

“Meselâ deniliyor ki: Cenab-ı Hak "Ona şahdamarından daha yakın." 15 dır. Herşeye, her­şeyden daha yakındır. Cisimden, mekândan münezzehtir. Her velî kalbi içinde onunla görüşebilir. Neden dolayı Velayet-i Ahmediye (a.s.m.) mi’raç gibi uzun bir seyahatin neticesinden sonra, her velinin kendi kalbinde muvaffak olduğu münacaata muvaffak oluyor?

“Elcevap: Şu sırr-ı Gamızı ‘İki Temsil’ ile fehme takrip ediyoruz. On İkinci Sö­zün sırr-ı İ’câz-ı Kur’ân ve Sırr-ı Mi’raç hakkında olan şu iki temsili dinle:

“Birincisi: Bir Sultanın iki çeşit mükalemesi, sohbeti, görüşmesi vardır. İki tarzda hitabı, iltifatı vardır. Birisi: Amî bir raiyetiyle cüz’î bir iş için, hususi bir hacete dair, has bir telefonla sohbet etmektir. Diğeri: Saltanat-ı Uzma ünva­nıyla ve hilafet-i Kübra namıyla ve Hâkimiyet-i amme haysiyetiyle ve evamirini etrafa neşir ve teşhir maksadıyla, o işle alakadar bir elçisi ile veya o evamir ile münasebettar büyük bir memuru ile konuşmaktır, sohbet etmektir. Ve haşmetini izhar eden ulvi bir fermanla bir mükalemedir.

“İşte: "Ve lillâhi'l-meselü'l-a'lâ" şu temsil gibi; şu kâinat Halıkının ve Malikü’l-Mülk ve’l-Melekûtün ve Hâkim-i Ezel vle Ebedin iki tarzda mükalemesi, sohbeti, iltifatı var­dır. Birisi: Cüz’î ve hâs. Diğeri: Küllî ve amm... İşte mi’raç, Velayet-i Ahmediye’­nin (a.s.m.) bütün velayatin fevkinde bir külliyet, bir ulviyyet suretinde bir teza­hürdür ki, bütün kâinatın Rabbi ismiyle, bütün mevcudatın Halıkı ünvanıyla Ce­nab-ı Hakkın sohbetine ve münacaatına müşerrefiyyettir.

“İkinci temsil: Bir adam, elindeki bir aynayı güneşe karşı tutar; o ayna kendi miktarınca bir iışık ve yedi rengi havî bir ziyayı, bir aksi şemsden alır. Onun nis­betinde güneşle münasebettar olur, sohbet eder. Ve ışıklı aynayı karanlıklı ha­nesine veya dam altındaki küçük, hususî bağına tevcih etse; güneşin kıymetli nisbetinde değil, belki o aynanın kabiliyeti miktarınca istifade edebilir. Diğeri ise: Aynayı bırakır, doğrudan doğruya güneşe karşı çıkar, haşmetini görür, azame­tini anlar. Sonra pek yüksek bir dağa çıkar; güneşin pek geniş şa’şa-i saltanatını görür ve bizzat perdesiz onunla görüşür. Sonra döner, hanesinden veya bağı­nın damından geniş pencereler açar, gökteki güneşe karşı yollar yapar, hakiki güneşin daimi ziyasıyla sohbet eder, konuşur. Ve böylece minnettarane bir sohbet edebilir ve diyebilir: ‘Ey yeryüzünü ışığıyla yaldızlayan ve zeminin vechî ve bütün çiçeklerin yüzlerini güldüren dünya güzeli, gök nazdari olan nazenin güneş! Onlar gibi benim haneciğimi, bahçeciğimi ısındırdın ve ışıklandırdın, bütün dünyayı ışıklandırdığın ve yeryüzünü ısındırdığın gibi...’ Halbuki evvel ki ayna sahibi böyle diyemez. O ayna kaydı altında güneşin aksi ise, âsarı mahduttur, o kayda göredir.

“İşte, Şems-i Ezel ve Ebed sultanı olan Zat-ı Ehad ve Samed’in tecellisi, mahi­yet-i insaniyeye; hadsiz meratibi tazammun eden iki suretle tezahür eder.

“Birincisi: Ayine-i kalbe uzanan bir nisbet-i Rabbaniye ile bir tezahürdür ki, herkes istidadına ve tayy-ı meratibte seyr-ü sülûküne, Esma ve Sıfatın tecelliya­tına nisbeten cüz’î ve küllî o Şems-i Ezelinin nuruna ve sohbetine ve münaca­atına mazhariyeti var. Galibî Esma ve Sıfatın zilalinde, giden velayetlerin dere­catı bu kısımdan ileri gelir.

“İkincisi: İnsanın camiiyeti ve şecere-i kâinatın en münevver meyvesi oldu­ğundan; bütün kâinattan cilveleri tezahür eden Esma-i Hüsna’yı birden ayine-i ruhunda gösterebilmesi cihetiyle Cenab-ı Hak, tecelli-i zatiyle ve Esmaü’l-Hüs­na’nın azamî derecede; nev-i insanın mânen en âzam bir ferdine, tecelli-i âzam tezahür eder ki; bu tezahür ve tecellî mi’rac-ı Ahmedî ‘nin(a.s.m.) sırrıdır ki; Onun velayeti risaletine mebde olur. Velayet ki zıldan geçer, ikinci temsilin bi­rinci adamına benzer. Risalette zıll yoktur. Doğrudan doğruya Zat-ı Zülcelâlin Ehadiyetine bakar; ikinci temsilin ikinci adamına benzer. Mi’raç ise, Velayet-i Ahmediyenin keramat-ı kübrası, hem mertebe-i ülyası olduğundan risalet merte­besine inkılab etmiş. Mi’racın batını velyettir; Halktan hakka gitmiş. Zahir-i Mi’­raç risalettir; Haktan halka geliyor. Velayet, kurbiyyet meratibinde sülûktür. Çok meratibin tayyine ve bir derece zamana muhtaçtır. Nur-u Âzam olan risalet ise, akrabiyyet-i ilahiyenin inkişafı sırrına bakar ki, bir an-ı seyyale kâfidir. Onun için hadiste denilmiş: ‘Bir anda dönmüş gelmiş.’ ”16

“Üçüncü Bölüm: (El Mesneviyü’l-Arabî eserinden Nuru’l-Min Envari’l-Kur’ân risalesi sahife 456’nın tercümesi).

“...Cenab-ı Hak sana yakındır, sen ise ondan uzaksın. Evet, Cenab-I Hak se­ninle beraber ve senin yanında olduğu aynı anında, senin bütün efrad-ı nev’in­lede beraberdir. Hem senin nev’inle beraber olduğu aynı zamanda, senin cinsi­nin cemi-i efradıyla da beraberdir. Hem senin cinsinle beraber olduğu aynı vak­tinde, zevilhayatın bütün cüz’iyatıyla dahi beraberdir. Hem bütün zevilhayatla beraber olduğu aynı dakikada, mevcudatın sair tabakat ve devairiyle de beraber­dir. Ve aynı vakitte tabaka tabaka, ta bütün mevcudatla birden ve ta zerrat ve esir ve ruhaneyyat ve mâneviyatla; ta vehmu hayalin ihata edemediği âlemlerle de aynı anda beraberdir.

“İşte, sen bu vaziyette kendi cihetinden ona yakınlaşmak istediğinde; evvela senin kendinden geçip cüz’iyetten ayrılarak, inbisat edip yükselerek; ta nev’inin makam-ı külliyesine çıkman lâzımdır. Sonra külliyetin içinde de terakki ederek te­cerrüd için ıtlak-ı ruh ile gide gide, ta cinsinin makam-ı külliyesine çıkman gerek­tir. Ve hakeza yetmiş bin hicaba yakın perdeleri kat’etmek icap eder...”17

Mesnevî’nin aynı yerinde daha bir miktar izahat mevcuttur isteyen bakabilir.

* * *

Tılsımlar 2:

Kitapların indirilmesi, Peygamberlerin gönderilmesi ile birlikte, şeytanlar ve şerîr şeylerin musallat kılınması ile neticelenen durum, zahire göre çir­kin görünüyor. Zira bu imtihan ve ibtila meydanında insanların mutlak ekseriyetinin imtihanı kaybetmesiyle, küfre, tuğyana ve isyana yuvarlanıp cehennemlik oluyor. Böyle ekseriyetin zarar gördüğü bir teklif ve imtihan muamelesinin Rahmet tarafı hangisidir?

İşte bu müthiş sualin halli hususunda-tahmin ediyorum-İslâm ulemasının akaid ve kelam kitaplarında fazla birşey yoktur.. Ve ben biraz araştırmamda birşey bula­madım. Belki o zamanlarda, böylesi bir sualin sorulmasına ihtiyaç duyulmamıştır. Buna rağmen, bilen varsa, yani bu hususa dair eski ulemanın kitaplarında birşeyler bulan varsa mukayese için gösterilebilir.

Risale-i Nur eserleri ise, bu sualin cevabını bihakkın vermiş ve müthiş muammalı tılsımın çözümünü gerçek olarak başarmıştır. İşte bu mevzuya temas eden Nurlar­dan yer ve parçalarının bazıları şunlardır:

On İkinci Mektubun parçaları.. Ve İkinci Şuâ’ın ikinci alameti olan "Lâ şerîke lehû" den sonraki sual ve cevab ve Arabî İşarat-ül İ’caz S. 207’deki bahis.. Ve Onüçüncü Lem’â’nın ikinci işareti ve hakeza daha birçok yerler.

Şimdi isimleri verilen yerlerden nümunelik bazı parçalar.

“BİRİNCİ PARÇA: (On İkinci Mektup’tan) Sual: Hazret-i Âdem’in (a.s.) Cen­netten ihracı ve bir kısım benî âdemin Cehenneme idhali ne hikmete mebnidir?

“Elcevap: Hikmeti tavziftir. Öyle bir vazife ile memur edilerek gönderilmiştir ki; bütün terakkiyat-ı mâneviye-i beşeriyenin ve bütün istidat-ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları ve mahiyet-i insaniyenin bütün Esma-i İlahiyeye bir ayine-i camia olması o vazifenin netaicindendir. Eğer Hazret-i Âdem (a.s.) Cennette kalsa idi; melek gibi makamı sabit kalırdı, istidat-ı beşeriye inkişaf etmezdi. Halbuki yekne­sak makam sahibi olan Melaikeler çoktur, o tarz ubudiyet için insana ihtiyaç yok. Belki hikmet-i ilahiye; nihayetsiz makamatı kat’edecek olan insanın istida­dına muvafık bir dar-ı teklifi iktiza ettiği için; melaikelerin aksine olarak mukteza-yi fıtratları olan malum günahla Cennetten ihraç edildi. Demek, Hazret-i Âdem’­in (a.s.) Cennetten ihracı ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmet olduğu gibi, küffarın da Cehenneme idhalleri haktır ve adalettir.

“Onuncu Sözün Üçüncü İşaretinde denildiği gibi; çendan kâfir az bir ömürde bir günah işlemiş, fakat o günah içinde nihayetsiz bir cinayet var. Çünkü küfür, bütün kâinatı tahkirdir, kıymetlerini tenzil etmektir. Ve bütün masnuatın Vah­daniyete şehadetlerini tekzibdir ve mevcudat aynalarında cilveleri görünen Esma-i İlâhiyeyi tezyiftir. Onun için, mevcudatın hakkını kâfirden almak üzere mevcudatın Sultanı olan Kahhar-ı Zülcelâl’in, kâfirleri ebedî Cehenneme atması ayn-ı hak ve adalettir. Çünkü nihayetsiz cinayet, nihayetsiz azabı ister.

“İkinci sual: Şeytanların halkı ve icadı ne içindir? Cenab-ı Hak şeytanı ve şer­leri halketmiş, hikmeti nedir? Şerrin halkı şerdir, kabihin halkı kabihdir?

“Elcevap: Hâşâ! Halk-ı şer, şer değil, belki kesb-i şer şerdir. Çünkü, halk ve icad, bütün netaice bakar. Kesb, hususi bir mübaşeret olduğu için; hususi neta­ice bakar. Meselâ, yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var, bütünü de güzel­dir. su-i ihtiyarıyla bazıları yağmurdan zarar görse, ‘Yağmurun icadı rahmet de­ğildir’ diyemez. ‘Yağmurun halkı şerdir’ diye hükmedemez. Belki su-i ihtiyarıyla, kesbiyle onun hakkında şer oldu. Hem ateşin halkında çok faydalar var. Bütünü de hayırdır. Fakat bazıları, su-i ihtiyarıyla, su-i istimaliyle, ateşten zarar görse, ‘Ateşin halkı şerdir’ diyemez. Çünkü ateş, yalnız onu yakmak için yaratılmamış. Belki o, kendi su-i ihtiyarıyla yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkârını kendine düşman etti.

“Elhasıl: Hayr-ı kesir için, şerr-i kalil kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için, hayr-ı kesiri intaç eden bir şer terk edilse; o vakit şerr-i kesir irtikab edilmiş olur. Meselâ, cihada asker sevketmekte elbette bazı cüz’î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesir varki; İslâm, küffarın istilasından kurtulur. Eğer o şerr-i kalil için cihad terk edilse, o vakit hayr-ı kesir gittikten sonra, şerr-i kesir gelir. O, ayn-ı zulümdür. Hem meselâ kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Halbuki zahiren bir şerdir. Parmak kesilmezse, el kesilir; şerr-i kesir olur.

“İşte kâinattaki şerlerin, zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve icadları, şer ve çirkin değildir. Çünkü çok netaic-i mühimme için halko­lunmuşlardır. Meselâ melaikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkiyat­ları yoktur. Makamları sabittir, tebeddül etmez. Keza hayvanatın dahi, şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sabittir, nakıstır. Âlem-i insaniyette ise; meratib-i terakkiyat ve tedenniyat nihayetsizdir. Nemrutlardan, firavunlardan, ta sıddikîn-i evliya ve enbiyaya kadar gayet uzun bir mesafe-i terakki var...

“İşte, kömür gibi olan ervah-ı safileyi, elmas gibi olan ervah-ı aliyeden temyiz ve tefrik için, şeytanların hilkati ile o sırr-ı teklif ve ba’s-i enbiya ile; bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış. Eğer mücahede ve müsabaka olmasa idi; ma’den-i insaniyetteki elmas ve kömür hükmünde olan istidatlar be­raber kalacaktı. Âla-i illiyindeki Ebu Bekir-i Sıddık’ın ruhu esfel-i safilindeki Ebu Cehil’in ruhu ile bir seviyede kalacaktı. Demek şeytanın ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için, icadları şer değil, çirkin değil. Belki su-i isti­malattan ve kesb denilen mübaşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler kesb-i insana aittir. İcad-ı İlâhîyeye ait değildir.”18

Bu mektubun kalan iki sual ve cevabı da çok mühimdir.. Birinci sual, “niçin Ce­nab-ı Hak Peygamberlerle beraber şeytanları halketti de, ekser insanlar küfre gidi­yor, zarar görüyor? diye sorulmuş.. Bunun cevabı, kâfî ve vâfî bir şekilde veril­miştir.

Diğer kalan sual ise, “Cenab-ı Hak musibet ve belaları veriyor, hayvanlarda, masum kimselerde onunla yanıyor, bu bir zulüm değil mi?” diye sorulmuş.. Ve bu­nun cevabı da bihakkın îmandan ve Kur’ân’dan gelen bir nuraniyyet ve parlaklık içinde verilmiş hem aklı hemde kalbi ikna ve tatmin edip doyurmuştur, bakılabilir.

“İKİNCİ PARÇA: (İkinci Şuâ’nın üçüncü makamının ikinci alâmet ve hücceti­nin ahirindeki sual ve cevaplardan)

“Sual: Bu makamda diyorsunki; kâinatı hüsün ve cemal ve güzellik ve adalet ihata etmiştir. Halbuki gözümüz önünde bu kadar çirkinliklere ve musibetlere ve hastalıklara ve beliyyelere ve ölümlere ne diyeceksin?

“Elcevap: Çok güzellikleri intaç veya izhar eden bir çirkinlik dahi, dolayısıyla bir güzelliktir. Ve çok güzelliklerin görünmemesine ve gizlenmesine sebep olan bir çirkinliğin yok olması, görünmemesi yalnız bir değil, belki müteaddit defa çir­kindir. Meselâ vâhid-i kıyasî gibi bir kubuh bulunmasa, hüsnün hakikatı bir tek nevi olur, pek çok mertebeleri gizli kalır. Ve kubhun tedahülü ile mertebeleri inki­şaf eder. Nasıl ki soğuğun vücudu ile, hararetin mertebeleri ve karanlığın bulun­masıyla ziyanın dereceleri tezahür eder.

“Aynen öyle de: Cüz’î ve şer ve zarar ve musibet ve çirkinliğin bulunmasıyla; küllî hayırlar ve küllî menfaatler ve küllî ni’metler ve küllî güzellikler tezahür eder­ler. Demek çirkinin icadı çirkin değil, güzeldir. Çünkü neticelerin çoğu güzeldir. Evet, yağmurdan zarar gören tembel bir adam, yağmura rahmet namını verdi­ren hayırlı neticelerini hükümden iskat edemez. Rahmeti zahmete çeviremez.

“Ama fena ve zeval ve mevt ise: (24. Mektupta gayet kuvvetli ve kat’i burhan­lar ile ispat edilmiş ki): Onlar umumi rahmete ve ihatalı hüsne ve şümullu hayra münafi değiller. Belki muktezalarıdırlar. Hatta şeytanın dahi, mânevî terakkiyat-ı beşeriyenin zenbereği olan müsabakaya ve mücahedeye sebep olduğundan, o nev’in icadı dahi hayırdır, o cihette güzeldir. Hem hatta kâfir, küfür ile bütün kâ­inatın hukukuna bir tecavüz ve şerefini tahkir ettiğinden; ona Cehennem azabı vermek güzeldir. Başka risalelerde bu iki nokta tamamen tafsil edildiğinden, bu­rada bir kısa işaretle iktifa ediyoruz.”19

İkinci Şua’ın şu kaydedilen sualin altında bir sual daha vardır ki pek mühimdir. Şöyledir: “Kâfirler ve şeytanların icadı, müsabakaya ve terakkiye sebep olduğu için güzeldir diyelim.. Fakat Rahim-i Mutlak olan Zat-ı Ganiyy-i alel ıtlak neden biçare cüz’î ferdleri ve şahısları şerre ve musibete ve çirkinliğe mübtela ediyor” olan bu suale de fevkalade mühim ve imanın parlamasını göz önünde temin eden bir cevap verilmiştir, bakılabilir.

Risalelerden isimleri verilen parçalardan gayrı, birde mesela 26. Söz’ün Dör­düncü Mebhasına da isimleri yazılanlarla beraber ilim ve akıl ve islamî görüş nokta­sından tamamen halledilmiş olduğu görülecektir.

Tılsımlar 3:

Gayet sahih olan hadis-i şeriflerde, Nil ve Fırat gibi bazı nehirlerin menba’ları Cennetten olduğunu söyler. Bir kısım hadislerde de: O gibi nehirlere her vakit Cennetten birer damlanın damladığını kaydederler. Bu hadislerin sıhha­tinde şüphe yoktur, kat’îdir. Buna rağmen bazı din âlimleri, ya da muhaddis geçi­nen kimseler, bu gibi hadis-i şeriflere ilişmişler ve ilişiyorlar. Hatta 1954’lerde Mı­sır-Ezher Üniversitesinde bu hadisi,-akıllarına sığmadığı için-inkâr eden bazı hoca­lar, aleni olarak,-hadisin senedinin sahihliğinde şüphesizliğiyle beraber-talebelere onun mevzuluğunu işlemişlerdir. Halbuki, ehl-i sünnet uleması arasında, Buharî ve Müslimin üstünde ittifak ettiği bir hadis-i şerifin sıhhatinde hiç bir suretle şüphe edilmemesi lazım gelir diye ittifaklı bir görüştür. Lâkin gel gör ki; Kendi akıllarını her şeye mikyas addedenler bu hadis ve benzeri bazı sahih hadisler hakkında: “Efendim akıl kabul etmiyor” diye ilişmişler ve ilişiyorlar.

Burada mezkûr vaziyetteki ulemanın isimlerini zikredecek değilim. Herhalde ta­kip edenler bilirler.

Şimdi, hadisin bir kısım me’hazlerini veriyorum. Sahih-i Buhari 2/134.. Sahih-i Müslim 4/2183, H. No. 2839. Müsned-i Ahmed 2/289. Mişkat-ül Mesabih H. No. 5628. Malik-bin Sa’sa’a ve Ebu Hüreyre’den rivayet.

İşte, bu kat’i ve müttefekünaleyh sahih hadisin geniş ve derin mânâsı için, Üstad Bediüzzaman şöyle diyor ve o kudsî mânâyı böyle tefsir edip değerlendiriyor: (Bu hadis hakkında Risale-i Nur’da, Sözler S. 250, (20. Söz’ün birinci makamı) ve Şua’­lar, s. 112 ve Mısır Ezher’e cevap olarak gönderilen bir risalecik şeklindeki mek­tup. Mufassal Tarihçe-i Hayat, C. 3, Sahife 1660)

Bu mevzuda ve benzeri diğer bazı hadis-i şeriflerin müteşabihat nev’indeki tahli­linde, yukarda ismi geçen 1953 veya 54 yıllarında, Mısır Cami-ül Ezherinde büyük çapta; sıhhati şüphesiz bir hadis-i şerifin zahirî olan mânâsını akıllarına sığıdıramayan Ezher’in bazı hocaları, işin kolay tarafı olan “Adem-i Kabul”u ve göz yummak ya­nını seçerek; o hadis için mevzu’ demişler. Bu yüzden bu mesele o sıra Ezher’de okuyan Türkiyeli bazı talebeler, özellikle Emirdağlı Ali Kılıçarslan ismindeki talebe, Hazret-i Üstad’dan bu meselenin halli için mektupla sormuşlardı. Hazret-i Üstad’da kendi yanındaki talebe ve hizmetkârları imzalarıyla umumî ve geniş bir cevap vermiş ve bu cevabî mektup aynı zamanda o senenin Kurban Bayramının bir teb­riki olarak Nur talebeleri arasında Lahika Mektubu tarzında neşir edilmişti.

Şimdi o mektubun bizim mevzuumuzla ilgili bazı kısımlarını almak istiyoruz:

“Bir müddet evvel Avrupalı bir filozof İstanbul’a kadar gelerek İmam-Hatip ve hafız mektebinde okuyan talebelerde Kur’ân aleyhinde bir şüphe hüsule getirmek için, bir konferans vermiş. Kur’ân aleyhtarı o filozof, mezkûr konferansında ‘Seb’a Semavat’ âyet-i kerimesine ilişerek inkâr etmek istemiş: ‘Sema birdir, başka sema yok, fen bunu kabul etmiyor’ demiş. Fakat ertesi gün, Risale-i Nu­run İşârâtü’l-İ’câz Arabî tefsirinde kırk sene evvel ona dair verilen cevabı gö­rünce, devam ettireceği o konferansları terk ederek İstanbul’dan ayrılmaya mecbur olmuş.

“Bu kabilden umum âlem-i İslâmın bir mübarek medresesi olan Camiü’l-Ezherin kuvvetli iman sahibi talebelerine de bir hadis hakkında şüphe vererek; onları, aklı istimal etmeyerek, naklen kabul ettirmek, İslâmiyetin de sair dinler misilli, akıl dini olmayıp yalnız nakle istinad ettiğini telkin etmek gayesiyle bu nevi itirazlar Camiü’l-Ezherde de vaki olabilir diye hatırımıza geldi.

“Kur’ân-ı Hakim ve Ehadis-i Nebeviyeden müteşabihat ve kinaiyyat kısmının âtiyen zikredeceğimiz mânâ-yı hakikilerinin beyanından başka, Risale-i Nurun İman-ı Billaha dair çok mühim bir risalesi olan Âyetü’l-Kübra risalesinin başında; binler ehl-i inkârın mesail-i imaniyede bir tek ehl-i iman kadar sözlerinin makbul olmadığını ve bir meselede bir tek ehl-i ihtisasın sözünün, o meslekte mütehas­sıs olmayan yüzler âlimin sözüne müreccah olduğunu, ve iki ehl-i ispatın binler nafilerden daha ziyade sözlerinin muteber olduğunu ispat ediyor.

“Diğer mühim bir meselede, müteşabinat ve Kinaiyat-Kur’âniye ve hadisiyenin zahir mânâlarının hakikate muhalif gibi görünmesinden, bazı münafıklar itiraz etmişler. Bu meseleye, her müşkilatı halleden ve her suale cevap veren Risale-i Nur gayet mukni ve kat’î cevaplar vermiştir. Yirmi Dördüncü Söz risalesinin Üçüncü Dalında müteşabihat-ı Kur’âniye ve hadisiyeye olan evham ve şüphelere karşı on iki asıl ve esaslar yazılmış. Herşeyden evvel şüpheye düşenler o esaslı asılları dikkatle okusunlar.

“Bir iki misal: Meselâ Halık-ı Zülcelalin koca kâinatı idare ve tedbirini "Hükümranlığı Arşı kaplamıştır." âyetiyle, bir padişahın tahtına oturmuş vaziyetiyle temsil ediyor. Çünkü akıl ve hayal, mücerrad olarak onu kavrayamaz. Ancak böyle bir temsil libasını, o me’lufu olmadığı mânâya giydirmekle ünsiyet ettirir.

“Hem meselâ, "Biz demiride indirdik ki, onda hem kuvvet ve şiddet hem de insanlar için faydalar vardır" âyet-i kerimesi, demi­rin semadan inzalini haber veriyor. İşte münafıklar şu âyetede itiraz etmişler: ‘Demir yerden çıkıyor "ahrecnâ" demeli idi’ demişler. Risale-i Nur müskitane ce­vabında: Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan demirdeki çok azim ve ehemmiyetli nimet ci­hetini ihtar etmek için "enzelnâ'l-hedîde" demiş. Çünkü yalnız demirin zatını nazara vermiyor ki, "İhrâc" desin. Belki demirdeki nimet-i azimeyi ve nev’i beşerin ne kadar muhtaç olduğunu ihtar içindir. Nimet ciheti ise, yukarı ve tamamen yük­sek mertebelerdir. Yukarıdan aşağıyadır. Ve muhtaç olan beşerin mertebesi aşağıdadır. Elbette in’am, ihtiyacın mafevkindedir. Onun için ni’metin, rahmet­ten beşerin ihtiyacına imdad için gelmesinin hak tabiri inzaldir "İnzâlün" ihraç değil­dir. İlaahir...

“İşte bu mühim esaslara göre; her hadiste bütün tafsilatına vahy-i mahz na­zarıyla bakılmaz. Beşeriyetin muktezası olan efkâr ve muamelatında, risaletin ulvî asarı aranılmaz. Nasıl ki bir vakit huzur-u nebevide derince bir gürültü işitildi. Ferman ettiki: ‘Şu gürültü yetmiş senedir yuvarlanıp şimdi Cehennemin dibine düşmüş bir taşın gürültüsüdür.’ Bir saat sonra haber geldi ki: ‘Yetmiş yaşına gi­ren bir münafık ölüp, Cehenneme gitti.’ Zat-ı Ahmediye Aleyhisselatü Vessela­mın beliğ bir temsil ile beyan ettiği hadisenin te’vilini gösterdi. Şimdi, Cennet­ten geldiği hadis-i şerifte bildirilen üç nehre dair gelecek cevap ise, yine Zülfikâr mecmuasında, Mu’cizat-ı Kur’âniye zeyillerinden ‘Yirminci Söz’ün birinci maka­mındadır. Aynen yazıyoruz:

“...Taşlardan öyleleri var ki, bağrından nehirler çağlar." bu fıkra ile, dağlardan nebaen eden Nil-i mübarek, Dicle ve Fırat gibi ırmakları hatırlatmakla, taşların evamir-i tekviniyeye karşı ne kadar harika-nüma ve mu’cizevarî bir surette mazhar ve musahhar ol­duğunu ifham eder. Ve onunla şöyle bir mânâyı müteyakkız kalblere veriyor, di­yor ki: Şöyle azim ırmakların elbette mümkün değil, şu dağlar hakiki menbaları olsun. Çünkü: Faraza o dağlar tamamen su kesilse ve mahrutî birer havuz olsa­lar, o büyük nehirlerin şöyle sür’atli ve kesretli cereyanlarına, muvazeneyi kay­betmeden birkaç ay ancak dayanabilirler. Ve o kesretli masarife karşı galiben bir metre kadar toprağa nüfuz eden yağmur kâfi varidat olamaz. Demek ki: Şu en­harın menbaları âdhi ve tabiî ve tesadüfî bir iş değildir. Belki, pek harika bir su­rette Fatır-ı Zülcelâl, onların sırf hazine-i gabtan akıttırıyor. İşte bu sırra işare­ten, bu mânâyı ifade için hadiste rivayet ediliyor ki: ‘O üç nehrin herbirisine Cennetten birer katre her vakit damlıyor ve ondan bereketlidirler.’

“Hem bir rivayette denilmiştir ki: ‘Şu üç nehrin menbaları, Cennettendir’ şu rivayetin hakikatı şudur ki: ‘Madem esbab-ı maddiye şunların bu derece kesretli nebaanına kâfî değildir. Elbette menbaları, bir âlem-i gaybtandır. Ve gizli bir ha­zine-i gabtan gelir ki, masarif ile varidatın muvazenesi devam eder.20

“İKİNCİSİ : (Yedinci Şu’a olan Ayet-ül Kübra’nın dördüncü mertebesin­den). 21

“Sonra o misafir nehirlere bakar, görür ki; menfaatleri ve vaizfeleri ve vâridat ve sarfiyatları o kadar hakimane ve rahimanedir, bilbedahe ispat eder ki; bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler bir Rahman-ı Zülcelâl-i ve’l-ikramın ha­zine-i Rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hatta o kadar fevkalade iddihar ve sarfediliyorlar ki: ‘Dört nehir Cennetten geliyorlar’ diye rivayet edilmiş. Yani; zahirî esbabın pek fevkinde olduklarından mânevî bir Cennetin hazinesinden ve yalnız gaybi ve tükenmez bir menbaın feyzinden akıyorlar demektir. Meselâ: Mısır’ın Kumistan’ını bir Cennete çeviren Nil-i Mübarek; cenûb tarafından, ‘Cebel-i Kamer’ denilen bir dağdan mütemadiyen küçük bir deniz gibi tükenme­den akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan daha büyük olur. Halbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısmından bir kısım olmaz. Varidati ise, o mıntıka-i harrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için, mahzene az giden yağmur, elbette o muvazene-i vasiayı muhafaza edemediğinden; o Nil-i Mübarek adet-i arziyye fevkinde bir gaybî Cennetten çıkıyor diye rivayeti, gayet manidar ve güel bir hakikatı ifade edi­yor...”22

Ve daha şu hazırlanmış otuzüç adet tılsımlardan seçilen bu üç talsım gibi, belki yüzelliye iblağ edilebilir. Din tılsımlarının Risale-i Nurlarda halledilmiş olduğunu gös­termek mümkündür. Mesela en büyük tılsımlardan birisi: İmam-ı Gazali gibi büyük ve dahî allemeler: “Akıl ile ona gidilmez” dedikleri haşr-ı cismanînin aklen ve ilmen isbatı ve Melaike ve cinlerin vüudlarının ispatı. Ve Mi’rac-ı nebevînin hem ruhen hemde cismen beraberce vukuunun ispat ve imkânı. Ayrıca yedi kat Sema ve yedi kat yerlerin ilmî ve aklî ispatları. Ve Kur’ân bir mânevî Güneş gibi kâinatta kıya­mete kadar kırk vech-i i’cazi ile devamının delil ve ıspatları-ve hakeza, bir çok mes’elelerin ve muammalı tılsımların hallinin ispatları Risale-i Nur’da vâzihen ispat edildiğini göstermek mümkündür. Lâkin, şimdilik bu tebliğimizde Risale-i Nur’ların içindeki çok sayıda ve çok geniş olan o tılsımlardan sadece bir nevi işaret ve nü­mune kabilinden olarak şu üç tılsımı burada yeterli görmek istiyorum. Cenab-ı Hak lütfu ile bu tebliğimiz gibi sair misafir ve yerli büyük âlimlerimizin tebliğlerini Nurlu bir tarzda neticelendirsin ve feyizdar kılsın. Amin!..

DİPNOTLAR:
2 Sikke-i Tasdik-i Gaybî kitabı bu dâvâya şahittir.

3 Şuâlar, s. 141 ve Sözler, s. 683.

4 (Sözler s. 411), (Mektubat s. 333), (Barla Lahikası, Envar-ı Neşriyat, 2. baskı, s. 283).

5 Bu kitaba 33 tılsımdan sadece 3 tanesi giriyor

6 Kastamonu Lahikası, Envar, s. 182 (...).

7 Emirdağ 2, s. 104-107 (Envâr Neşriyat).

8 150 sayfayı bulan bu tılsımlardan bir örnek olması bakımından 3 tanesini dercediyoruz. İleride inşaallah tebliğiniz olan “Bediüzzaman ve Din Tılsımları” biraz daha tekmil ettirilerek müstakil bir kitap halinde takdim ediyoruz. A.B.

9 Hûd Sûresi, 16:77.

10 Yâsin Sûresi, 3683.

11 Kaf Sûresi, 50:16.

12 Yâsin Sûresi, 36:83.

13 Meâric Sûresi, 70:4.

14 Sözler s. 198.

15 Kaf Sûresi, 50:16.

16 Sözler, s. 561.

17 Tercüme-i Mesnevî, A..B., s. 580.

18 Mektubat, s. 43.

19 Şuâlar, s. 30.

20 (HAŞİYE) Nil-i mübarek, Cebel-i Kamerden çıktığı gibi, Dicle’nin en mühim bir şubesi, Van vilayetinden Mü­küs nahiyesinde bir kayanın mağarasından çıkıyor. Fırat’ın da mühim bir şubesi, Diyadin taraflarında bir dağın eteğinden çıkıyor. (Mufassal Tarihçe-i Hayat A. B., 1660-1667. Ve Sözler s. 251).

21 Şua’lar, S. 112.

22 Şuâlar, s. 112.

 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum