1. HABERLER

  2. BEDİÜZZAMAN

  3. Bediüzzaman'a göre öldükten sonra dirilişin ispatı
Bediüzzaman'a göre öldükten sonra dirilişin ispatı

Bediüzzaman'a göre öldükten sonra dirilişin ispatı

Mısırlı Gazeteci Hüseyin Aşur'un yazısı

A+A-
Araştırmacı-Yazar Hüseyin Aşur'un yazısı: (*)
 
Bediüzzaman'a göre öldükten sonra dirilişin ispatı
 
Rahman ve Rahîm Olan Allah'ın adıyla.
 
"Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak: Arzı, ölümünün ardından nasıl diriltiyor! Şüphesiz O, ölüleri de mutlaka diriltecektir. O, her şeye kadirdir." (Rum Sûresi: 50.)
 
Üstad Bediüzzaman Nursî'nin üslubu, eşsiz, zengin ve aynı zamanda câzib özel­liğiyle başkalarınkinden farklılık arzediyor. Bu üslup, İslâmî gerçeklerin ne derece makul, uyumlu ve sağlam olduğunu açıkça gösteriyor. Bu üslubuyla o, aynı za­manda kinaye yoluyla doğru hakikatleri gösteren temsil ve hikâyeciklerle mücerret mânâları zihinlere yaklaştırıyor.
 
Belki de Üstad Said Nursî'ye bu konuda yetişecek kimse yoktur. Nitekim, aynı alanda bu üslubu kullanan çok az kimse vardır. Meselâ, Mevlâna Celâleddin Rûmî, buna yakın bir üslub kullanmıştır. Fakat, bunu tasavvuf alanında gerçekleştirmiştir. Bediüzzaman ise, diriliş, haşir, peygamberlik, Allah'ın birliği gibi İslâmî hakikatleri isbat ederken bu üsluptan yararlanmıştır. Bunu da, aynı anda hem vicdana hem de akla hitab eden, her ikisini de ikna edip besleyen aklî ve hayalî temsillerden yola çıkmıştır. O bu alanda, İslâmî Kelâm ilmine asrın ruhuyla uyum sağlayan büyük bir gelişme kazandırmıştır. Nitekim Bediüzzaman, modern ilmin toyluk döneminde ya­şamıştır. Bu dönemde modern ilmin din yerini tutabileceği sanılmış, bütün dinlere özellikle de İslam'a gerek dünyaçapında ve gerekse bölgesel olarak saldırılmıştır. Burada şunu da unutmayalım ki, o dönemde İslâm özellikle Türkiye'de büyük bir saldırıya maruz kalmıştır. Böyle bir ortamda, Türkiye gibi bir yerde İslâm'ı etkin bir biçimde savunabilmek için aklî, ilmî veikna edici bir üslupla akıl ve vicdanlara hitap etmekten başkası mümkün değildi.
 
Belki de, Bediüzzaman'ın eserlerinin gerek Türkiye'de ve gerekse İslâm Dün­yasının diğer bölgelerinde meydana getirdiği müthiş tesirin sebebi bu ve benzeri özellikleridir.
 
Haşir konusunu ve Üstad Bediüzaman'ın vicdana hitab ve aklî ikna eden temsil­ler yoluyla bunu nasıl isbat ettiğine göz attığımızda bile, onun üslubunun orijinalliğini hemen farkedebiliyoruz. Bu üslubta, kısa hikayecikler ile avâm-ı nâsın anlayışını ok­şamakta ve Haşir, Ahiret halleri ve diğer İslâmî gerçekleri en açık bir biçimde izah etmektedir.
 
Meselâ, Üstad Bediüzzaman, hepimizin elinden tutarak bizi geçmiş veya gele­ceğe götürmekte, her yerdeki türlü türlü mu'cizeleri bize müşahede ettirmekte, böylece de hikmetin ne derece intizamla işlediğini , inâyeti gösteren işaretlerin ne kadar açık olduğunu, adalet belirtilerinin parlaklık derecesini, geniş rahmet meyve­lerinin ne denli zahir olduğunu göstermektedir. Kalb gözü kör olmayanlar kesin olarak inanırlar ki, böyle bir Sultan'ın hikmetinden daha mükemmel bir hikmeti, Onun inayetinden daha güzel bir inayeti, Onun rahmetinden daha geniş bir rahmeti, Onun adâletinden daha parlak bir adaleti tasavvur etmek mümkün değildir. Fakat dünya denilen memleket bu hikmet,inâyet, rahmet ve adâletin hakîkatlerini tam olarak göstermeye yetmediğinden, bir de o hikmet, rahmet ve adâleti tahakkuk ettirecek, Onun makarr-ı saltanatında daimî saraylar, parlak ve sâbit mekânlar, hoş ve ebedî meskenler mesut ve ölümsüz ahâlî olmadığı takdirde, şu gördüğümüz hikmet, inâyet ve rahmeti inkâr etmek lazım gelir.
 
Bu açık ve parlak adaletin delil, işâret ve alâmetlerini inkâr etmek ise, büyük bir ahmaklıktır. Bu tıpkı, gündüzün ortasında güneşin ışığını gözleriyle gördüğü halde güneşin kendisini inkâr edenin akılsızlığını andırır. Bütün alâmetler gözler önünde dururken ahireti inkâr etmek şöyle demeyi gerektirir: Gördüğümüz hikmet dolu bu icraatlar, kerem dolu gayeler taşıyan bu fiiller ve rahmet yüklü bu güzelliklerin sa­hibi olan Zât,-hâşâyüzbin defa hâşâ-ancak boş ve abes işler yapıyor! Böyle bir iddia ise, hakîkatlerin zıtlarına dönüşmesinden başka bir şey değildir. Bu da, eşyanın varlığını, hattâ bizzat kendi kendilerini inkâr eden sofestâîler dışında bütün akıl sahip­lerinin ittifakıylaimkânsızdır.
 
O halde bu dünya memleketinden başka bir memleketin bulunması gerekir ki, orada büyük bir mahkeme, yüksek bir adâlet ve büyük bir kerem gerçekleşsin ve bu rahmet, hikmet, inâyet ve adâlet bütün parlaklık ve açıklığıyla tezahür edebilsin. Bu gördüğümüz memleket olan dünya, ancak bir tecrübe ve imtihan meydanıdır, bir eğitim ve manevra alanıdır, O Sultan'ın harika sanatlarının sergisidir ve çok kısa ve geçici bir dar-ı ziyafettir. Görmüyor musunuz ki, her gün peş peşe bir kafile ge­lip biri gidip kayboluyor? İşte bu memleketin durumu bu... Her gün dolup başalı­yor.  Bir gün gelecek bütün bütün boşalacak ve başka bakî ve dâimî bir diyara dö­nüştürülecektir. Bütün insanlar oraya nakledilecek ve herbirine yaptığına göre ceza veya mükâfat verilecektir.
 
Kıyametten bahsederken Bediüzzaman prensip olarak nazarlarımızı şu gerçeğe de çeviriyor: Biz kesin olarak biliyoruz ki, bir köy muhtarsız olmaz, bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz, bir harf kâtipsiz olmaz... O halde bu parlak, muntazam ve düzenli memleket nasıl olur da hakimsiz ve sultansız olduğu iddia edilebilir?
 
Madem kesin olarak bu memleketin bir Sultanı vardır, o halde mutlaka bir he­sabın, bir cezanın, bir haşir ve kıyametin de bulunması gerekir. İşte Üstad Bediüz­zaman'ın metodu budur. Haşrin zarûrî olduğunu, bizim ve her şeyin buna ihtiyacı bulunduğunu isbat ediyor.
 
Dünya denilen bu memlekette sevap ve ceza yok denecek kadar azdır, o halde başka bir diyarda bir mahkeme-i kübrâ vardır. Görülmüyor mu ki, zalim, izzet ve zorbalığıyla, mazlum zillet ve ezilmişliğiyle buradan göçüp gidiyorlar. O Adil ve Kerim Sultan'a, iyileri mükafatlandırmaması, saltanatını hafife alan kötüleri de ceza­landırmaması yakışmaz. Bu memlekette, bu hükmün bin cüzünden bir cüz'ü bile yerine getirilmediğine göre, demekki, büyük bir mahkemeye bırakılıyor.
 
Her yere serpiştirilmiş bu büyük nimetler parlak bir kemâle ve açık bir cemâle işaretten başka bir şey değildir. Hiç şüphesiz, eksiksiz fakat gizli kemâl bütün mah­lukatın huzurunda i'lan ve isbat edilmeyi gerektirir. Eşi benzeri bulunmayan o gizli cemâl ise görülmek ve ızhar edilmek ister. O halde göç daimî ve ebedî bir aleme doğrudur.
 
Bu dünyada çok küçük bir ucunu gördüğümüz bu kemâl ve cemâlden başka, bir de peygamberler ve ilâhî elçiler yüksek sesle yalvarıp dua ediyorlar; o sınırsız kemâl ve cemâli görmek için O Yüce Sultan'ın kendilerini huzuruna almasını diliyor­lar. Sonra aynı elçiler, ya bir nevi özel telefonlarıyla veya O'nun yüce divanına doğru yükselip çıkmakla O büyük Sultanla doğrudan doğruya irtibat kurupbize haber veriyorlar ki, O Sultan iyileri mükâfatlandırmak için muazzam ve parlak bir mekân döşemiş, kötüleri cezalandırmak için de korkunç bir zindan hazırlamıştır.
 
Bediüzzaman, yine basit ve sade temsil ve teşbih yoluyla Levh-i Mahfuzu her şeyi hatta en küçük ve basit işleri kaydeden bir fotoğraf makinasına benzetir. Nasıl ki, şahsî hüviyet ve kimlik cüzdanları, o hüviyetlerin alındığı büyük bir kaynak sicilin varlığına işaret ediyorsa, sızıntı ve damlalar büyük ve zengin bir menbaın varlığını gösteriyorsa, insandaki kuvve-i hafıza da büyük ve ince bir muhafazayı gösteriyor. Aynı şekilde ağaçların çekirdekleri meyvelerin nüveleri de küçük hüviyetler mesa­besinde olup küçük birer levh-i mahfuz niteliğindedir.
 
Bu büyük inkılablar ve müthiş değişiklikler, bu kuruluş ve yıkılış, ictima ve da­ğılma, tebeddül ve tegayyur hep bir maksattan haber veriyorlar; bir gayeyi göste­riyorlar. Bütün bunlar da, müthiş bir yıkılış ve kuruluşa sahne olacak müthiş bir gü­nün işaret ve alametleridir. Bu da kıyamet günüdür. "O gün ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah'a temiz bir kalb ile gelenler (o günde fayda görür)." (Şuara: 89.)
 
Allah, Büyük müceddid ve mütefekkir Üstad Bediüzzaman Said Nursî'ye rahmet eylesin.
 
Son duamız şudur: "Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun!"
 
(*) Mısır'da faaliyetini sürdüren Muhtarü'l-İslâmî Gazetecilik ve Yayıncılık adlı kuruluşun genel koordinatörüdür. 1000'in üzerinde kitap yayınlayan Hüseyin Âşûr ayrıca üç de dergi çıkamaktadır:
1. Fikir ve edebiyat dergisi: el-Muhtârü'l-İslâmî
2. Kadın dergisi: Hacer
3. Çocuk dergisi: Zemzem.
Bediüzzaman Said Nursî ve Risale-i Nur hakkında pek çok yazı yayınlayan Hüseyin Âşûr, Üstadın hayatı ve ahlâkı ile ilgili bir kitap ile beraber Ahmed Behcet'in "Türkiye'de İslâmî Hareketin Lideri Said Nursî" isimli bir kitabını neşretmiştir.
 
(Bediüzzaman Sempozyumu tebliğidir)
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.