1. HABERLER

  2. BEDİÜZZAMAN

  3. Bediüzzaman yüzyılımızda bu görevi üstlenen ilk kişidir
Bediüzzaman yüzyılımızda  bu görevi üstlenen  ilk kişidir

Bediüzzaman yüzyılımızda bu görevi üstlenen ilk kişidir

Latif Erdoğan, Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin “Mesleğimiz haliliye, meşrebimiz dahi hıllettir” sözünü hatırlatarak ümmet olma şuuruna değindi

A+A-

Risale Haber - Haber Merkezi

Latif Erdoğan Yeni Akit'teki "Bir kilit konu" başlıklı yazısında ümmet olma şuurunu işledi. Erdoğan yazısında Bediüzzaman'ın “Mesleğimiz haliliye, meşrebimiz dahi hıllettir” diyerek hem fert hem de toplum planında ümmet olmanın çığırını açtığını belirtti.

Ümmet olma yolunda sahabeler ile bağlılık kurmak ve bu bağlılığı korumanın önemine işaret eden Erdoğan "Üstad Hazretleri, yüzyılımızda  bu önemli  görevi  ilk üstlenen kişidir. Ümmet şuurunun amansızca darbelendiği, tarumar edilmeye çalışıldığı bir fırtınalı dönemde onun bu hassasiyeti hiç kuşkusuz tehlikenin vahametini görmüş olma feraset ve basiretiyle de yakından alakalıdır." dedi.

Latif Erdoğan'ın yazısı şöyle:

Bir kilit konu

Kur’an-ı Kerim bize “Ümmet İnsan”ı Hz. İbrahim örneği ile öğretir. “Gerçekten İbrahim, hak dine yönelen, Allah’a  itaat üzere bulunan tek başına bir ümmetti” (16/ 120) buyurur. Bediüzzaman, “Mesleğimiz haliliye, meşrebimiz dahi hıllettir” diyerek hem fert hem de toplum planında ümmet olmanın çığırını açar. Acz, fakr, şefkat, şevk, şükür ve tefekkür gibi şeritlerden oluşan, büyük, geniş, herkesin, her istidadın içinde yer bulabileceği, hiç kimseyi dışlamayan bir Cadde-i Kübra inşa eder. Referansı doğrudan  Kur’an ve Sünnettir. Sahabede şekillenen İslam şuuru ve yaşantısı söylenenlerin imkanına en somut, en parlak delildir. Öyleyse ümmet olmak, sahabeye, yani “gökteki yıldızlar” teşbihiyle anlatılanlara benzemek demektir. 

Bediüzzaman Hazretleri, sahabe örneği üzerine çeşitli vesilelerle vurgu yapar, onların seçkin yanlarını sürekli nazara verir ve konuyla ilgili düşüncelerini Yirmi Yedinci Söz’ün Zeyli’inde en mükemmel şekliyle taçlandırır. Niçin enbiyadan sonra en büyüklerin onlar olduğunu, niçin en büyük velilerin bile sahabenin en küçüğüne yetişemeyeceğini, Kitap ve Sünneti anlamada, yorumlamada niçin onlar seviyesine ulaşılamayacağını, en muhkem, en mantıki delillerle bir bir ispat eder. Sahabeyi sorgulama  noktasına gelenlerin düştükleri vartaları, bunlardan bir kısmının kötü ve sinsi maksatlarını deşifre etmeden de geçmez.

Çünkü din bütünüyle bizlere onların yed-i eminiyle intikal etmiştir. Onlarla aramıza girecek her türlü kesinti  bizim can damarımızı kesmek, hayat kaynağımızı kurutmak anlamına gelecektir. Çünkü onlarla aramıza girecek her türlü kesinti, bizi ayakta tutan en önemli harcın dökülmesi,  yani ümmet olma şuurunun kaybedilmesi neticesini doğuracaktır. Sahabe, ümmet ağacının çekirdeğidir, köküdür. Kökten kopuk bir ağacın varlığını devam ettirmesi, hele her dönemde yeni meyveler vermesi elbette imkansızdır.

Ümmeti bir insan organizmasının bütünü kabul edecek olursak, sahabe anlayışı, sahabe bilgisi, sahabe yaşantısının içselleştirilmesi bu organizmanın genleridir. İslam, saf, duru, katışıksız, hurafesiz şekilde ancak onlara benzeme ölçüsünde temsil edilebilir, ”ümmet” lafzı ancak onlar gibi olunduğu sürece mecazi anlamlardan kurtularak gerçek anlamıyla buluşabilir. Bu sebeple de sahabeye olan bağlılığı önce kurmak sonra korumak çok önemlidir. 

İşte Üstad Hazretleri, yüzyılımızda  bu önemli  görevi  ilk üstlenen kişidir. Ümmet şuurunun amansızca darbelendiği, tarumar edilmeye çalışıldığı bir fırtınalı dönemde onun bu hassasiyeti hiç kuşkusuz tehlikenin vahametini görmüş olma feraset ve basiretiyle de yakından alakalıdır. Onun için, mesela, bir İçtihat Risalesi sadece fıkhi  bir meselenin ilmi analizi olarak değerlendirilmemeli, kasıtlı ya da kasıtsız açılan rahnelerin ümmet kaderiyle alakası yönüyle de okunmalı; ve büyük çözülüşe dur demenin bir yolu, büyük yangının ilk alevlerini söndürmenin en hayati  bir hamlesi olarak da değerlendirilmelidir.   

Dinde reform düşüncesi yeni bir heves değil. Bu olumsuz neticede, oryantalizmi sevk ve idare eden güçlerin payı büyük. Ne ki, içimizdeki uzantılarının tahrip gücü onlardan da artık. Kale içten fethedilir kuralının uygulanmaya çalışıldığı bir zaman ve zeminden bahsediyoruz. Dinin temel meseleleri, bilinçli olarak ve sistemli bir şekilde gündem dışı bırakılıyor. 

Halbuki günümüz insanı, iman hakikatlerinin sürekli ve ısrarla anlatılmasıyla imanını kazanmaya ve kazandığı imanını bunca amansız saldırılara karşı korumaya muhtaçtır. Yine günümüz insanı, imanını taklitten kurtarmaya, tahkikin bütün boyutlarına taşımaya muhtaçtır. Ve yine günümüz insanı, salih amelle donanımlı olmaya, ibadet ve ahlaki değerlerin bütünüyle buluşmuş bulunmaya muhtaçtır. Bir müddet sonra, imanını amel, amelini iman haline getirmeye muhtaçtır. Günümüz insanı, çölde susuzluktan kıvranan ve onu kurtaracak bir yudum suya hasret çeken insan misali en şiddeti şekliyle muhtaç olduğu bütün bu manevi kazanımların çoğundan mahrumken, onu hiçbir hayati değeri olmayan meselelerle oyalamak, onu derdine çare olmayacak vadilerde yürütmek ne kadar büyük bir cinayet, ne kadar büyük bir gaflettir, hesap edilsin... 

Dini bir saray, bir kale gibi düşünecek olursak; öyle bir süreçten geçiyoruz ki, dışarıda, kar, fırtına, tipi, yağmur, sel, birbirini tetiklercesine üzerimize hücum ediyor. Bu halden istifade etmek için fırsat gözeten düşmanlar da dört bir yandan bu saray ve kaleyi kuşatmış bulunuyor. Şimdi, akıl kârı mıdır ki, böyle bir sarayı müdafaa adına birileri kapıları, pencereleri açsın, duvarlarda gedikler meydana getirsin. Ve böyle sorumsuzca davranış ihanet hesabına geçmesin, böyle davranan insanlara hain denmesin.. 

Dinsizliğin, imansızlığın, ahlaksızlığın bunca tahrip gücüne, bunca sistemli ve sürekli saldırısına maruz bir dinin hakikatlerindeki güçlülük  ve rükünlerindeki fıtri sağlamlık dışında her türlü müdafaa imkanı elinden alınmış son dinin son müntesipleri, son kalenin savunucuları elbette içlerindeki bazı Avrupa mukallitlerinin, oryantalizmin emir erlerinin yaptığını böylesine bir ihanet kabul edecek ve öylece değerlendirecektir. İçlerinde imanı en zayıf olanlar dahi onların bu hallerini tiksinti ile karşılayacaklar, sağduyuları sayesinde onların kirli ve sonu kederli oyunlarına gelmeyeceklerdir.

Varlığını bütün şiddetiyle hissettiren zuhur ve uyanışlar bize bu muştuyu veriyor.. 

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum