1. YAZARLAR

  2. Mehmet ERDOĞAN

  3. Bediüzzaman ve Muhalefet
Mehmet ERDOĞAN

Mehmet ERDOĞAN

Yazarın Tüm Yazıları >

Bediüzzaman ve Muhalefet

A+A-

Bediüzzaman bir siyasetçi değildir. Ancak siyasi yapılanmanın olması gereken şeklini en güzel anlatan ve gösteren odur. Siyasetin olmazsa olmazı durumundaki ‘’Muhalefet’’ kurumunu da en güzel uygulayan yine odur. Bediüzzaman, aslında parlamento dışındaki ‘’fahri bir parlamenter’’ tarzında “yapıcı muhalefet ” yapmanın, en güzel örneğini sergilemiştir.

Haksızlığın her çeşidini eleştirmek suretiyle, bulunduğu her vasatta muhalif tavrını açıkça ortaya koymuştur. Otuz Bir Mart Hadisesinde Divan-ı Harb-i Örfîde söylediği: ‘’(Ben) cemiyet-i beşeriyenin gaddarane hallerini tenkit ederek, değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev-i benî beşere irad ettiğim bir nutuktur.’’ İfadesinde belirttiği gibi, zulüm ve haksızlık karşısında hiçbir zaman sessiz kalmamıştır. Öte yandan, güzel ve müsbet olan gelişmeleri de daima takdir ve tebrik etmiştir. Böylece ‘’yapıcı muhalefet’’in fiili uygulamasını gösteren bir model konumundadır. Çünkü demokrasilerde “Yapıcı muhalefet”; eksikliklerin gösterilmesi, yanlışların eleştirilmesi, alternatif projelerin sunulması, doğru ve güzel yapılan hususların da takdir ve tebrik edilmesidir. Olumlu ve yapıcı tenkitlerin; gerçeklerin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağını; “Tenkid; eğer insaf işletirse, hakikati rendeçler” ifadesinde açıkça beyan etmektedir.

“Müsbet muhalefet” kurumunun yapacağı haklı eleştiriler ve sunacağı alternatif projeler, dolaylı açıdan daha iyi hizmetlere vesile olmaktadır. Bu da, yapılacak hayırlı işlere ortak olmak anlamına gelmektedir. Bediüzzaman: “Muhalefet, meşru ve samimi bir muvazene-i adalet unsurudur” derken; “muhalefet”i; mutlaka olması gereken bir kurum telakki ettiğini göstermektedir. Zaten ‘’meşrutiyet’’i bu kadar hararetle savunmasının sebebi, muhalefeti ve muhalif fikirleri önemsemesindendir. Çünkü meşrutiyette herkes kendi düşüncesini şiddete başvurmadan rahatlıkla ifade edebilmektedir. Farklılıkları kabullenmek ve tahammül etmek esastır. Toplumsal denge ve adaletin sağlıklı bir şekilde sağlanabilmesi buna bağlıdır.

Mahkemelerdeki savunmalarında; “Dünyada hiçbir hükümet”in “bir tek kanaat-i siyasiye”de olamayacağını; “Risale-i Nur faaliyeti, hükümete muarız olan farklı bir siyasi cereyan olsa bile; her türlü farklı düşünceyi bünyesinde bulunduran Cumhuriyet rejiminin bunu yasaklayamayacağını” beyan etmesi, ayrıca; “Malûmdur ki, her hükümette muhalifler bulunur. Asayişe, emniyete dokunmamak şartıyla, hiç kimse vicdanıyla, kalbiyle kabul ettiği bir fikirden, bir metottan dolayı mes’ul olmaz. Bu hukukî bir mütearifedir” sözleri ile farklı düşünmenin herkesin temel hakkı; meşruti sistemlerin ve hukukun da, en önemli kaidesi olduğunu belirtmesi, muhalefete verdiği önemi göstermektedir. Hatta ‘’Her hükümette şiddetli muhalifler bulunur” ifadesiyle de; bu muhalefetin dozajının bazen yüksek olabileceğini belirtmektedir.

‘’Tenkidi nasıl görüyorsun?’’ sorusuna; ‘’ Tenkidin saikı ya nefretin teşeffisidir veya şefkatin tatminidir. Dostun veya düşmanın ayıbını görmek gibi’’ şeklindeki cevabıyla,müsbet ve menfi tenkide örnek vermektedir. Bu tanımlamanın ardından da; ‘’Saik-i tenkit aşk-ı hak ve arzu-yu tenzih-i hakikat olmalı… Selefi Salihinin tenkitleri gibi!" sözleriyle de,olumlu ve yapıcı tenkidin nasıl ve hangi amaçla yapılması gerektiğine açıklık getirmektedir.

‘’Darü’l-Hikmet’l-İslamiyye Teşkilatının neden hizmet edemediği’’nin sebeplerinden birisi olarak: ‘’Tenkitleri çok keskinleşmiştir. Karşısına çıkan fikir, parçalanır, söner’’ cevabıyla; teşkilattaki İlim adamlarının ‘’insafsız ve kırıcı’’ tenkitleri olduğunu belirterek, yıkıcı tenkitlerin zararlarına dikkat çekmektedir.

Bu açıklamalar, Bediüzzaman’ın ‘’muhalefet’’ kurumuna verdiği önemi açıkça ortaya koymaktadır. Tabii ki; ‘’takdir ve tenkidi içeren fikir ve düşüncelerin; medeni ölçüler içerisinde ve nazik bir üslup ile ifade edilmesi,’’ muhalefet yapmanın temel ölçüsü olmalıdır. Bediüzzaman; bizdeki siyasi yapılanmanın zıtlaşma üzerine bina edildiğini ve hiçbir şekilde birleşme ve uzlaşma noktalarının bulunmadığını tenkit etmekte ve onların durumunu şu şekilde beyan etmektedir.

"Dediler: "Fırkacılık lâzım-ı Meşrutiyettir."
Dedim: "Bizdekilerde hutut-u efkâr telâki için mütemayilen imtidada bedel, münharifen gittiğinden, nokta-i telâki vatanda, belki kürede görülmüyor. Vücut-adem gibi, birinin vücudu ötekinin ademini ister.
"İnat, bazan müfrit fırka müteassıplarına, dalâl ve batılı iltizam ettirir. Şeytan birisine yardım etse, melek der, rahmet okutur. Ötekinde melek görse, libasını değiştirmiştir der, lânet eder. Su-i zan ve hüsn-ü zan nazarıyla, dürbünün iki tarafı gibi leh, aleyhtar... Vâhi emareyi bürhan, bürhanı vâhi emare görür. ‘’
Bu veciz ifadeler, parti taassubunun, partizanlığın ve yıkıcı muhalefetin ne kadar zararlı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Ayrıca; “Seviye-i irfan bir olmadığından, fırkalarda husumet, taassub ve taraftarlık intac eder. Tabii o kuvveti istimal ile siyasete karışacak ve umur-u idarede herkesçe lezzetli olan tahakkümatı(baskı ve zor kullanmayı) yapacak. Sahib-i ağraza (düşmanlıklara) müsait bir zemin olur. Binaen aleyh bizdeki fırkaların şimdiki hal ile devamı gayet muzırdır” ifadeleri ile de, o günkü muhalefetin kültür ve olgunluk seviyesini belirterek, yıkıcı muhalif gurupların bu haliyle; ülke ve topluma verebilecekleri zararlara işaret etmektedir. Bu ölçülere bakarak, günümüzdeki “muhalif gurup”ların da; henüz “yapıcı muhalefet” olgunluğuna ulaşamadıkları rahatlıkla söylenebilir.

‘’Nasıl ve ne şekilde’’ muhalefet yapılması gerektiğine bir örnek olarak, Bediüzzaman’ın İttihad ve Terakki hükümeti hakkındaki farklı değerlendirme ve eleştirilerini burada zikretmek yerinde olacaktır.
Bediüzzaman; “meşrutiyet” mücadelesinde, ilke olarak, İttihat ve Terakki üyeleri olan “Jön Türkler” ile birlikte hareket etmektedir. Bu mücadele başarıya ulaşıp meşrutiyet ilan edildikten sonra, iktidara gelen İttihat ve Terakki hükümetini, başlangıçta istibdat karşıtı bir hükümet olması dolayısı ile alkışlamaktadır. Bilahare bu hükümetin şiddet ve baskı uygulamalarını ise çok sert bir şekilde eleştirmektedir. Daha önce birlikte hareket ettiği insanlara muhalefet etmesini yadırgayanların: ‘’Sen Selanik’te İttihat ve Terakki ile ittifak etmiştin, neden ayrıldın?" sorularına; ‘’Ben ayrılmadım, onların bazıları ayrıldılar. Niyazi Bey, Enver Bey gibi adamlarla şimdi de müttefikim. Lakin bazıları bizden ayrıldılar, bataklık yoluna saptılar’’ cevabıyla, açıklık getirmiştir. Böylece onların meşrutiyet çizgisinden sapmalarını, muhalefetine gerekçe göstermektedir. Hatta Divan-ı Harpteki savunmasına başlarken; İttihat ve Terakki Hükümetinin istibdadına kızgınlığını gösteren, “Bu haydut hükümet!” şeklindeki ağır hitabıyla, muhalefetin dozajını oldukça yüksek ve sert tuttuğu da görülmektedir.

Ancak dış düşmanların hükümete hücum etmeleri karşısında ise, İttihat ve Terakki’yi desteklediği ve savunduğu görülmektedir. Bu çelişkili durum karşısında şaşıran bazı kimseler: "İttihada şedit bir muarızdın. Neden şimdi sükût ediyorsun?" sorusunu sormuşlardır. Buna karşı Bediüzzaman: “Düşmanların onlara şiddet-i hücumundan… Düşmanın hedef-i hücumu, onların hasenesi olan azim ve sebattır ve İslâmiyet düşmanına vasıta-i tesmim olmaktan feragatıdır. Bence yol ikidir: mizanın iki kefesi gibi. Birinin hiffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı Antranik ile beraber Enver'e, Venizelos ile beraber Said Halim'e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir" şeklinde cevap vermiştir.

Hakperest bir davranış olarak; dâhilde muhalif olduğu bir teşkilata, dış düşmanla birlik olarak muhalefet etmiyor. Çünkü dış düşmanlar; İttihat ve Terakki Hükümetini, azim ve sebatlarından dolayı kendi emellerine alet edemedikleri için eleştirmektedirler. Böylece düşmanın ekmeğine yağ sürmemek ve onların safında yer almamak için insaflı ve yapıcı davranıyor.

Yine; ‘’Neden meşrutî hükûmete ve dinsiz olmayan Jön Türklere mümkün olduğu kadar hüsn-ü zan ediyorsun?’’ sorusuna verdiği: ‘’Mümkün olduğu derecede su-i zan ettiğiniz için, ben hüsn-ü zan ederim. Eğer öyleyse zaten iyi; yoksa tâ öyle olsunlar, yol gösteriyorum.’’ şeklindeki cevap da; insaflı muhalefetin başka bir örneğidir.

Keza; “İttihat ve Terakki hakkında reyin (görüşün) nedir?" sorusuna: “Kıymetlerini takdir ile beraber, siyasiyyunlarındaki şiddete muterizim. Lakin onların iktisadi ve maarifi olan, bahusus şarki vilayetlerdeki şubelerini bir derece istihsan ve tebrik ederim” şeklindeki cevabıyla; onların müstebit davranışlarını eleştirirken; Doğu Anadolu Bölgesi ile ilgili “milli eğitim ve ekonomi” politikalarını takdir ve tebrik etmektedir. Bu tarz yapıcı bir muhalefetin; yapılan hizmet ve başarılarda, en az iktidar kadar pay sahibi olacağı muhakkaktır. Özlenen ve örnek alınması gereken ideal manadaki “muhalefet” şekli de zaten budur.

Yine ‘’İttihat ve Terakki komitesine şiddetli muhalefetiyle beraber; onların hükümetine karşı tarafgirane yüksek tadiratını(n) ve iltizamlarını’’n sebeplerini izah ederken de bu ölçülerle hareket etmektedir. İttihad ve Terakkinin bu kadar olumsuzluklarına rağmen meşrutiyet hükümeti olması dolayısıyla;‘’İşte şu arkasında şems-i saadeti telvih eden ve temayül ve incizap ve imtizaca yüz tutan lemaat-ı meşverettir ki; bana meşrutiyet (İttihad-Terakki) hükümetini bu kadar sevdirmiştir’’ sözleriyle de bu takdir ve övgünün sebeplerini açıklamaktadır.

Bediüzzaman’ın muhalefet yaparken uyguladığı en önemli noktalardan birisi; insaf ve hakperestliktir. ‘’Müteferrik (farklı) büyük işlerde yalnız kusurları görmek cerbezelik (mugalâta)tir. Aldanır ve aldatır. Cerbezenin şe’ni (işi) bir seyyieyi sümbüllendirerek (abartılı bir şekilde dallandırarak) hasenata (iyilikler) galip etmektir’’ sözleri, bunu açıkça göstermektedir. Çünkü tenkit yapmak isteyen kimse, mutlaka kusur bulabilir. Hâlbuki hükümet ve devlet gibi büyük kurumların, dört dörtlük olmasını beklemek, hem imkânsız hem de insafsızlıktır. Bediüzzaman o dönemde, İttihat ve Terakki hükümetini ölçüsüz bir şekilde eleştirenlerin ‘’Muhali talep etmek’’te olduklarını belirterek: ‘’Zira onların istedikleri şey, ya bir hükümet-i masumedir (kusursuz hükümet). Hâlbuki şimdi şahs-ı vahit (tek bir insan) bile masum olamaz. Nerede kaldı, zerratı günahkârlardan mürekkep bir hükümet, tamamıyla masum olsun. Demek nokta-i nazar (değerlendirmede ölçü), hükümetin hasenatı (iyi yönleri) seyyiatına (kötü yönlerine) terccühüdür (üstün gelmesi).’’ Yoksa seyyiesiz (günahsız) hükümet muhal-i adidir. Ben öyle adamlara (yani günahsız hükümet beklentisinde olanlara) anarşist nazarıyla bakıyorum’’ ifadeleri ile hayalperest olanları ve insafsız eleştiri yapanları, ağır bir şekilde tenkit etmektedir.

Yine bu hususla ilgili olarak söylediği: ‘’Bir cisim, birden zerrattan tahallül, yeni zerrattan teşekkül etmesi (yani bir cismin bütün elementlerinin toptan değiştirilip, yerine yenilerinin konulması) muhal olacağından, cism-i devletin birden memurini ref’ (bütün memurlarını top yekun kaldırmak) ve yenilerini ikame eylemesi (yeni memurların yerleştirilmesi) muhal olmasa da, müteazzirdir. (İmkânsız olmasa da zamana ihtiyaç gösteren oldukça zor bir iştir.) Binaenaleyh, istidadı habis (kötü) ve kabil-i ıslah olmayan (ıslahı mümkün olmayan) adamları, zaten cism-i devlet, def’i tabii ile ifraz edecektir (bünyesinden atacaktır). Amma kabil-i ıslah olanlar, zaten güneş daha garbtan tulu’ etmediğinden (doğmadığından) tevbenin kapısı açıktır. Bunların tecrübelerinden istifade etmeli. Bunların yerini dolduracak(lar için) kırk sene lazım. Yoksa umum aleyhinde (hepsi hakkında) itala-i lisan (dil uzatıp) ve terzil etmek (aşağılamak); bu şanlı olan ittihad-ı millete (millet bütünlüğüne) bozulmuş olan bazı efkâr ve ahlaklarına binaen, bir hastalığa hedef edecektir’’ şeklindeki açıklamaları; ‘’Öyle ise şahs-ı manevi olan hükümet dahi masum olamaz’’ şeklindeki kesin hükmü, bu husustaki kanaatlerini açık bir şekilde göstermektedir.

Tenkitte ölçüyü kaçırmamak için, son derece dikkat edilmesi gereken bu kurallar, aslında herkesin hayat rehberi olabilecek prensiplerdir. Yani yanlışların yanında, olumlu yönlere, bakmayı da ihmal etmemek… Hatta birinci derecede olumlu yönlere bakmak…

Bediüzzaman’ın; “muhalefet” hakkındaki bu açıklamaları, aslında başlı başına siyasi sayılabilecek faaliyetlerinden birisidir. Hatta denilebilir ki; Bediüzzaman’ın siyaset olarak algılanabilecek bütün faaliyetleri; bu ‘’Yapıcı muhalefet’’ tarzından ibarettir. ‘’Ben şimdiye kadar, hilaf ile (muhalefet yaparak) vifakı (uygun olanı) yapmak fikrinde idim.’’ derken de, bunu kastetmektedir.

Hatta ‘’olaylara fikri yönden müdahale etmek ve seyrini değiştirmek hususunda Bediüzzaman’ın; hem iktidar hem de müsbet muhalefet lideri durumundaki, gerçek bir devlet adamı gibi hareket ettiğini söylemek daha da isabetli olacaktır. Sadece Divan-ı Harb-i Örfi’deki şu açıklamalarına göz atmak bu kanaat için yeterlidir. Bu ifadeler; aynı zamanda bir buçuk yıllık İstanbul seyahatinde yaptığı hizmetlerine de açıklık getirmektedir. Bediüzzaman, yapılan bu hizmetlerin adeta cinayet telakki edilerek yargılanmasını, kinayeli ifadelerle hicvetmektedir:

‘’Medar-ı iftiharım olan mehasinim, (övünülecek hizmetlerim) şimdi günah sayılıyor. Artık nasıl itizar edeyim, (mazeret beyan edeyim) mütehayyirim.’’
‘’Geçen sene bidayet-i Hürriyette elli-altmış telgraf umum şark aşiretlerine Sadâret (Başbakanlık) vasıtasıyla çektim. Meali şu idi: Meşrutiyet ve kanun-u esasî işittiğiniz mesele ise, hakikî adalet ve meşveret-i şer'iyeden ibarettir; hüsn-ü telâkki ediniz. Muhafazasına çalışınız. Her yerden bu telgrafların cevabı, müspet ve güzel olarak geldi.
Demek Vilayat-ı Şarkıyeyi tenbih ettim, (uyardım) gafil bırakmadım. Tâ yeni bir istibdat onların gafletinden istifade etmesin. Neme lâzım demediğimden cinayet işledim ki, bu mahkemeye girdim.’’

‘’Ayasofya'da, Bayezid'de, Fatih'te, Süleymaniye'de umum ulema ve talebeye hitaben müteaddit nutuklarla şeriatın ve müsemma-yı meşrutiyetin münasebet-i hakikiyesini izah ve teşrih ettim.
Ulema ve Şeriatı, Avrupa'nın zünun-u fâsidesinden iktidarıma göre kurtarmaya çalıştığımdan cinâyet ettim ki; bu tarz muâmelenizi gördüm.

‘’İstanbul'da yirmi bine yakın hemşehrilerimi-hamal ve gafıl ve safdil olduklarından-bazı particiler onları iğfal ile vilâyat-ı şarkiyeyi lekedâr etmelerinden korktum. Ve hamalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları suretle Meşrutiyeti onlara telkin ettim.
İşte o hamalların, Avusturya'ya karşı-benim gibi bütün Avrupa'ya karşı- boykotajları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda âkilâne hareketlerinde bu nasihatin tesiri olmuştur. Padişaha karşı irtibatlarını ta'dil etmeye ve boykotajlarla Avrupa'ya karşı harb-i iktisadî (ekonomik boykot) açmaya sebebiyet verdiğimden, demek cinayet ettim ki, bu belâya düştüm.

‘’Ayasofya Camünde meb'usana hitaben feryat ettim. Ve söyledim ki: Meşrûtiyeti, meşrûiyet ünvanı ile telâkki ve telkin ediniz. Ben ki, bir âdi talebeyim. Ulemaya farz olan bir vazifeyi omzuma aldım, demek cinayet ettim ki, bu tokadı yedim.

‘’Gazeteler iki kıyas-ı fâsid cihetiyle ve haysiyet kırıcı bir neşriyat ile ahlâk-ı İslâmiyeyi sarstılar. Ve efkâr-ı umumîyeyi perişan ettiler. Ben de gazetelerle, onları reddeden makaleler neşrettim.
Ben ki ümmî bir köylüyüm, böyle cerbezeli ve mugalâtalı ve ağrâzlı muharrirlere nasihat ettim; demek cinayet işledim.’’

‘’Kaç defa büyük içtimalarda, heyecanları hissettim. Korktum ki, avam-ı nas siyasete karışmakla asayişi ihlâl etsinler. Türkçeyi yeni öğrenen köylü bir talebenin lisanına yakışacak lâfızlar ile heyecanı teskin ettim. Ezcümle; Bayezit'te talebenin içtimâında ve Ayasofya Mevlidinde ve Ferah Tiyatrosundaki heyecana yetiştim. Bir derece heyecanı teskin ettim. Yoksa bir fırtına daha olacaktı. Ben ki; bedevî bir adamım. Medenîlerin entrikalarını bildiğim halde işlerine karıştım. Demek cinayet ettim…

‘’İşittim: İttihad-ı Muhammedî (a.s.m.) namıyla bir cemiyet teşekkül etmiş. Nihayet derecede korktum ki, bu ism-i mübareğin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydana gelsin.
Ben ki âdi bir adamım. Böyle meclis-i meb'usan ve a'yan ve vükelânın en mühim vazifelerini düşündürecek bir emri uhdeme aldım. Demek cinayet ettim.’’

‘’Ben işittim ki, askerler bazı cemiyetlere intisap ediyorlar. Yeniçerilerin hâdise-i müthişesi hatırıma geldi. Gayet telâş ettim. Bir gazetede yazdım ki:
‘’Şimdi en mukaddes cemiyet, ehl-i iman askerlerinin cemiyetidir… Askerler merkezdir. Millet ve cemiyet onlara intisap etmek lâzımdır. Sair cemiyetler, milleti, asker gibi mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir. Ben ki âdi bir talebeyim. Böyle büyük ulemanın vazifelerini gasp ettim. Demek cinayet ettim.’’

"Mart'ın otuz birinci gününde dehşetli hareketi, iki-üç dakika uzaktan temaşa ettim. Müteaddit metalibi işittim. Anladım iş fena, itaat muhtel, nasihat tesirsizdir. Yoksa her vakit gibi yine o ateşin söndürülmesine teşebbüs edecektim. Ben de(onları) takdirle beraber nasihatimi bir derece tesir ettirdim. İsyanı bir derece bastırdım. Yoksa böyle âsân olmazdı. Ben ki, bilfiil tımarhaneyi ziyaret etmiş bir adamım. "Neme lâzım, böyle işleri akıllılar düşünsün," demediğimden cinayet ettim.’’

‘’Harbiye nezaretindeki askerler içine Cuma günü ulema ile beraber gittim. Gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itaate getirdim: Nasihatlerim tesirini sonradan gösterdi.
Demek ki ben, bu kadar âlim varken, böyle mühim vazifeleri deruhte ettiğimden cinayet ettim. ‘’
‘’Ben vilâyât-ı şarkiyede aşiretlerin hal-i perişaniyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevî bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye ile olacak.
Ve o saik ile Dersaadete (İstanbul) geldim. Saadet tevehhümü ile o vakitte-şimdi münkasim olmuş, şiddetlenmiş olan-istibdatlar, merhum Sultan-ı mahlûa isnad edildiği halde, onun Zaptiye Nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsan-ı şahanesini kabul etmedim, reddettim. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli Sultana boyun eğmedim. Şahsî menfaatimi terk ettim.

Bir buçuk senedir burada memleketimin neşr-i maarifi için çalışıyorum. İstanbul'un ekserisi bunu bilir. Ben ki bir hamalın oğluyum. Bu kadar dünya bana müyesser iken kendi nefsimi hamal oğulluğundan ve fakr-ı halden çıkarmadım. Ve dünya ile kökleşemediğim ve en sevdiğim mevki olan vilâyât-ı şarkıyenin yüksek dağlarını terk etmekle millet için tımarhaneye, tevkifhaneye ve Meşrutiyet zamanında işkenceli hapishaneye düşmeme sebebiyet veren öyle umurlara teşebbüs etmekle büyük bir cinayet eyledim ki, bu dehşetli mahkemeye girdim. ‘’

‘’Daire-i İslâmın merkezi ve rabıtası olan nokta-i hilâfeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sabık Sultan merhum Abdülhamid Han Hazretleri sabık içtimaî kusuratını derk ile nedamet ederek kabul-ü nasihate istidat kesbetmiş zannıyla ve "Aslâh tarik musalâhadır" mülâhazasıyla, şimdiki en çok ağraz ve infiâlâta mebde ve tohum olan bu vukua gelen şiddet suretini daha ahsen surette düşündüğümden, merhum Sultan-ı sabıka ceride lisanıyla söyledim ki:
Münhasif Yıldızı darülfünun et, tâ Süreyya kadar âli olsun! Ben ki bir gedayım, bir büyük padişaha nasihat ettim. Demek yarı cinayet ettim.’’

Şimdi bu kadar önemli konuların takibi ve halkın bilgilendirilme işleri birinci derecede kimlerin görevidir? Başta devlet başkanı olan padişah olmak üzere, sadrazam (başbakan) meclis, milletvekilleri, ulema ve önemli makamları ilgilendiren bu konularla ilgilenmesi, konferans ve nutuklarla problemlere isabetli çözüm önerileri sunması; Bediüzzaman’ın konumunu daha açık bir şekilde ortaya koymuyor mu?

Anlaşılan o ki; Bediüzzaman kendi tarz ve metoduyla, hiçbir menfaat beklentisi taşımaksızın, fikri bakımdan daima siyaset ve siyasi olaylar karşısında, bazen bir devlet başkanı veya başbakan; bazen de bir muhalefet lideri veya bir diplomat gibi açıklamalarda bulunmaktadır.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum