1. YAZARLAR

  2. Nurettin HUYUT

  3. Bediüzzaman ve Meclis-i Mebusân-ı İlmiye
Nurettin HUYUT

Nurettin HUYUT

Yazarın Tüm Yazıları >

Bediüzzaman ve Meclis-i Mebusân-ı İlmiye

A+A-

“Kelin ilacı olsa önce kendi başına sürer” demiş büyüklerimiz. Elhak gayet yerinde bir söz. Bu söz Diyanet İşleri Başkanının geçen günlerde yapmış olduğu açıklamaya tıpatıp oturuyor.

Ali Bardakoğlu, “İslam dünyasında, ideolojik fetvalar yerine ülkeler arası istişare yapılmalı”
demiş ve eklemiş; “Her kafadan bir ses çıkıyor. Bazen hepimizi mahcup eden İslam'ın özüyle bağdaşmayan, uluslararası konjonktürü ve siyasi uygulamaları önceleyen, ideolojik içerikli fetvaların gündeme geldiğini ve dini kurumların günübirlik tartışmaların girdabına sürüklendiğini görüyoruz. İslam ülkeleri üst dini karar ve istişare kurulları arasında sağlıklı iletişim herkesin yararına olacaktır.”

Bu sözleri okuyunca ister istemez yukarıdaki o güzel atasözü aklıma geldi.  Ve doğrusu şunu düşünmeden edemedim. İslam ülkelerinden önce Türkiye’de verilen fetvalar seni, beni, onu ve herkesi utandırmıyor mu? İdeolojik fetvalardan tutun, çıkar fetvalarına, korku fetvalarına kadar bin türlü yalan yanlış fetvalar bu ülkenin her köşesinde dolaşmıyor mu?

Cumhuriyet kurulalı beri bunun aksini yaşadığımız tek bir fetva gösterilebilirse öpüp başımıza koyalım. Aksine birbirine zıt fetvalardan istediğiniz kadarını saymak mümkün.

Birinin ak dediğine diğeri kara diyor. Birinin “haram” dediğine diğeri “helal” diyor.

Mesela:
Kurban kesimi,
Zekât ve fitre tutarları,
İbadetin Arapça’dan başka dillerde de yapılıp yapılmayacağı hususu,
Başörtüsü meselesi,
Namaz vakitleri
Alevilik, Melamilik, Rafızilik, Cebriye Mürcie, Vahhabilik gibi mezheplere ait fikirlerin yaygın bir şekilde ortalıkta dolaşması gibi yüzlerce meselelerden düşününce aklıma gelen ilk meseleler bunlar. Bu meseleler ile ilgili biraz hafızamızı yoklayalım ve televizyonlarda cirit atan din adına söz söylemeye kendini salahiyetli (!) sayan profesörlerin söylediklerini bir bir hatırlayalım…

Evet, Bardakoğlu’nun çağrısına icabet etmeye şiddetle ihtiyaç var. Ve bana göre ilgili herkes bu sese kulak vermeli ve gereğini yapmalı.
Bediüzzaman Hazretleri tam yüz yıl önce bu hastalığı görmüş ve çaresini bir kimyager gibi bulup koymuş.

İşte ilgili sözleri;
“Bundan sonra bizzarure hilâfeti temsil eden Meşîhat-ı İslâmiye ve Diyanet dairesi, hem âli, hem mukaddes, hem ayrı, hem nezzâre olacaktır. Şimdi hâkim, şahıs değil, efkâr-ı âmme olduğu için, onun nev'inden şahs-ı mânevî bir fetvâ emîni ister. İşte şu hâkimin fetvâ emîni, Meşîhatta mezâhib-i erbaadan kırk elli ulemâ-i muhakkik bir meclis-i mebusân-ı ilmiye teşkiliyle şahs-ı mânevîleri, öteki şahs-ı mânevîye fetvâ emînlik edecektir. Yoksa hâkim ve müfti bir cinsten olmazsa, birbirinin lisânını anlamazlar. Zîrâ şahs-ı vâhid; Şahs-ı mânevîyi kandıramaz ve tenvir edemez.” (Sunuhat Sh. 80)

Üstad Bediüzzaman Hazretleri burada kurulması gereken “Yüksek Dini İstişare Kurulunun” yapısını seçim şeklini görevini alacağı konumu bir tek cümlede ifade etmiştir.

Kullanılan kelimeleri birer birer tahlil edersek;
“Nezzare” murakabe eden kontrol eden anlamına gelmektedir. Görevi dini fetvaları murakebe etmek kontrol etmek ve fetva vermek. Yani TBMM gibi yasa çıkarmak değil.  Yasa çıkaracak kuruma karşı etkili bir yapı da olmaktır.

Mebusan-ı İlmiye: Millet Meclisi gibi seçilmiş ilmi bir meclis olması. Etkili olabilmesi için seçilmiş olması önemli… Seçim nasıl yapılabilir? Seçim sonuçta teknik bir konudur. Onu meclis halledecektir.

“Hakim ve Müfti” kelimelerinden “Hakim” kelimesi mevcut meclisi ifade etmektedir. Hükmetme hakkı ona aittir. Ama “müfti” kelimesi ise seçilecek “Yüksek Dini İstişare Kurulunun” vasfıdır.

“Müfti”  kısaca fetva veren anlamına geliyor. Zaten Üstad Hazretleri bunun manasını bir önceki cümlede “öteki şahs-ı mânevîye fetvâ emînlik edecektir” diyerek vermiştir.

“Efkâr-ı âmme” bugünkü tabirle “kamuoyu.” Bugün hükmeden kamuoyu ise bu meselede de kamuoyu karar vermelidir. Yani seçim işini diğer meclis (TBMM) üyelerinin seçilmesi gibi olmalıdır.

Böyle bir meclisin “mezâhib-i erbaadan” olması gerektiği vurgulanmıştır. Zira Ulema-i İslam beyninde dört mezhep doğru ve hak mezhepler olarak kabul edilmiştir.

Bu kısa cümleden daha birçok mana çıkarılabilir. Birçok meseleye ışık tutacak anlamlar üretilebilir. Burada mesele o değil, mesele; Bugün aradan yüz yıl geçmesine rağmen hala bu meclisin kurulmamış olmasıdır.

Buna şiddetle ihtiyaç olduğu halde ve henüz ülkemizde böyle bir meclis oluşmamışken gidip diğer İslam ülkelerine akıl vermek ne derece doğrudur.

Denebilir ki, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde Yüksek İstişare Kurulu var, o görevi yapıyor. Ben de derim ki, gerçekten o görevi yapıyor mu? Yapıyorsa neden bu kadar birbirine zıt fetvalar piyasada dolaşıyor. Neden en ufak dini bir meselede dahi fikir birliği sağlayamıyoruz?

Sebebi açıktır. Demek ki, bu kurul bu işi götüremiyor. Yeterli olamıyor. Öyle ise yapılacak iş bellidir. Bunu Üstadın ifade ettiği diğer meclis ile aynı seviyeye getirmektir. Onun gibi itimada şayan olmalıdır.  Seçilmiş olmalıdır ve dört hak mezhebden oluşmalıdır.

Böyle bir meclisi oluşturmak Diyanet’i aşar. Meclisin bu işe el atması lazımdır. Bu gerçekleşirse birçok kargaşanın da önü alınmış olur. Özellikle Alevilik gibi netameli problemler net bir şekilde çözülür, sulh ve sükûnet sağlanmış olur.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum