1. YAZARLAR

  2. Himmet UÇ

  3. Bediüzzaman ve Halide Edip, fikrin asaleti ve hürriyeti uğruna
Himmet UÇ

Himmet UÇ

Yazarın Tüm Yazıları >

Bediüzzaman ve Halide Edip, fikrin asaleti ve hürriyeti uğruna

A+A-

15 Mayıs 1919 günü Yunan askerleri İzmir’i işgal ederler. Ertesi gün Türk ocağından bir telefon alır. “Hemen gel İzmir’in işgalini  protesto için bir miting hazırlıyoruz” deniyordu. Halide ocağa gider ve  “Ben konuşurum“ der. 19 Mayıs 1919'da Fatih’de toplanacaklardır. Miting Fatih belediyesinin önünde yapılacaktı. Kırmızı bayrakların yerine yas rengine bürünmüş siyah beyaz ay yıldızlı bayraklar miting konuşmasının yapılacağı binaya asıldı. Bayraklar insanların gözlerini yaşartıyordu. Erken saatlerde meydan hınca hınç dolmuştu. Halide, siyah çarşafının içinde konuşmaya başladı. Acıyı içinde hissederek konuşuyor dinleyenler kendini tutamıyor ağlıyordu.

Konuşmasını önceden hazırlamamıştı, ”parlayan gözler söyleyeceğini insan ilham ediyordu“ diyor anılarında.

“Türk ve Müslüman bugün en kara gününü yaşıyor. Gece zifiri karanlık bir gece. Fakat insanın hayatında sabahı olmayan gece yoktur. Yarın bu koca geceyi yırtıp, parlak bir sabah yaracacağız. Buna da gücümüz mutlaka vardır. Bugün elimizde top tüfek denilen alet yok, fakat ondan daha büyük, ondan kuvvetli bir silahımız var; Hak var, Allah var. Tüfek ve top düşer; Hak ve Allah bakidir. Topunun  yüzüne tükürecek  kadar evlatlar, analar  kalbimizde aşk ve iman milliyet duygusu var.“ (Çalışlar 171)

İşgale karşı isyanın hatibi Halide’ydi. 22 Mayıs günü Kadıköy’deydi.23 Mayıs 1919’da Sultanahmet’te. Sultanahmet Meydanı’na Fuat Paşa Türbesi sokağından giren  Halide’nin kalbi öyle atıyordu ki yürürken sallanıyordu. Bedeninin her zerresi elektiriğe tutulmuş gibiydi. Sultanahmet’deki Halide  her günkü Halide değildi. Onun mitingde konuşacağını  öğrenen sinemacılar da konuşmasını filme çekmek için  hazırlık yapmışlardı. Halide siyah çarşafının içinde  dimdik varakla duruyordu. Çevreye asılan bayrakların üzerine siyah tüller çekilmişti. Bir camiiden diğerine çekilen mahyalarda “İzmir bizimdir“ yazılıydı.

“Bir gün gelecek ki daha büyük bir mahkeme  milletleri tabii haklarından mahrum bırakanları mahkum edecektir. O mahkeme bugün bizim aleyhimizde olan devletlerin  fertlerinden teşekkül edecektir. Çünkü her ferdin içinde ezeli bir hak duygusu vardır ve millletleri  meydana getirenler de  fertlerdir. Hükümetler düşmanımız milletler dostumuz ve kalbimizdeki  haklı isyan  kuvvetimizdir. “

İstanbul’dan ayrılış.

Halide ile Adnan’ın İstanbul’daki evlerinde  son geceleriydi . Odadaki gergin hava  her hareketlerine yansıyordu.Osmanlı payitahtı işgal altındaydı, hayat normal seyrinde devam ediyordu. Kaçış için plan yapılmıştı. Özbekler Tekkesi’ne gelince  kapının çıngırağını çaldılar. Şeyhin odasına Adnan ile Halide için bir yatak hazırlanmıştı. Ondan sonra sıkıntılı bir Ankara’ya varış yaşandı, nihayet 2 Nisan günü Ankara’ya ulaştılar. Tren istasyon’da durunca vagonlara bir erkek yaklaştı. Mustafa Kemal, Halide’ye elini uzattı . “Hoş  geldiniz safalar getirdiniz Hanım Efendi “ dedi.

İşgal İstanbul’unda Bediüzzaman

Birinci dünya savaşındaki mağlubiyetimizden sonra vatanın her tarafı düşman işgaline uğramıştı. Bu arada 16 Mart 1920‘de İngilizler istanbul’u işgal etmişlerdi. Bu duruma Bediüzzaman çok üzülüyor ve boş durmuyordu. İstanbul işgal altında iken Divanyolunda  bir matbaada Konsolidci Asaf ile Bediüzzaman tanışırlar. Oraya Mevlanazade Rıfat Bey de zaman zaman gelir. Mevlanazade Rıfat ile Asaf bey arasında bir konuşma cereyan eder. Rıfat bey , Azaf Bey’e “oğlum Ermenistan  hükümeti kuruluyor, buna karşılık biz  de Kürdistan’ı kuralım. Bu işi Said Nursi‘ye yazacağım, onun nüfuzu çok kuvvetlidir. Hatırı çok sayılır. Ondan bir mektupla teşrik-i mesai isteyeceğim." On gün sonra mektuba cevap gelir. Bediüzzaman mektuba verdiği cevapta Rıfat Bey’in teklifini reddeder, ona "Kürdistan teşkil etmek değil  Osmanlı imparatorluğunu ihya edelim, bunu kabul edersen  canımı bile feda ederek çalışmaya razıyım“ der.

Yine o günlerde Türk Teali cemiyeti reisi  Abdülkadir’den gelen  Kürdistan kurma tekliflerine de  Bediüzzaman şöyle cevap veriyordu. “Allah ü  Zülcelal Hazretleri  Kur’an –ı Kerim’de , öyle bir kavim getireceğim ki  onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever , diye buyurmuştur. Ben bu beyan-ı ilahi karşısında düşündüm, bu kavmin bin yıldan beri alem-i islamın bayraktarlığını yapan  Türk milleti olduğunu  anladım. Bu kahraman millete  hizmet yerine dört yüz elli milyon hakiki  Müslüman kardeş bedeline , birkaç akılsız kavmiyetçi  kimsenin peşine gitmem”

Hutuvat-ı Sitte  

İngiliz işgali altındaki istanbul’da Bediüzzaman Hutuvat-ı Sitte isimli eserini yayınlar. Bu eser İstanbul’da el altından dağıtılır, düşmanın altı adet hatvesini aldatmasını bu eser ortaya koyar. Bediüzzaman da eserini yeğeni Abdurrahman ile gezerek dağıtmıştır. Düşman kuvvetleri kumandanı eseri görür hiddetlerinin ve yazarın idamına karar verirse de tepkilerin büyük olacağını kendisine hatırlatırlar, o da vazgeçer. Burada İngiliz milletinin karakterini ortaya koyar Bediüzzaman: "Her bir zamanın bir insi şeytanı vardır. Şimdi beşerde insan suretinde şeytanın vekili olan  ruh-ı gaddar  fitnekarane  siyasetiyle  cihanın hertarafına  kundak sokan elhannas  altı hutuvatiyle  alem-i islamı  ifsad için  insanlarda  ve insan cemaatlerindeki habis menbaları  ve tabiatlarındaki  muzır madenleri  fiili propoganda ile işlettiriyor zaif damarları buluyor. Kiminin hırs-ı intikamını, kiminin hırs-ı canını, kiminin tamaını, kimin humkunu, kiminin dinsizliğini, hatta en garibi kiminin de taassubunu işlettirip siyasetine vasıta ediyor." Bu eser 1920 yılı içinde işgal istanbul’un da yayınlanmıştır.

İşgal istanbul’unda bir faaliyeti de  Kuva-yı Milliye’yi desteklemektir. Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi , milli hareketin aleyhine beş fetva yayınlamıştır. Bu fetvaya Bediüzzaman da karşı çıkmıştır: "İşgal altındaki bir memlekette İngilizlerin emri ve tazyiki altında bulunan bir idarenin ve meşihatın fetvası mualleldir, mesmu olamaz. Düşman istilasına karşı harekete geçenler asi değildir, fetva geri alınmalıdır.“

"Anadolu aleyhine çıkmış olan fetvaya ne dersin?" şeklindeki bir sualede de şöyle cevap verir:

“Yalnız değil ki itizar edilsin. Belki kazayı tazammun eden bir fetvadır. Çünkü fetvanın kazadan farkı, mevzuu amdır, gayr-i muayyendir. Kaza ise muayyen ve mülzimdir. Şu fetva ise  hem muayyendir, kim nazar etse bizzarure muradı anlar. Hem mülzim olmuştur. Çünkü avam-ı müslimini onlar kuva-yı Milliye aleyhine sevketmekte esbabın en ahiridir.

"Madem ki şu fetva kazayı tazammun ediyor, kazada iki hasmı dinlemek zaruridir. Anadolu da söylettrilmeliydi. Netice-i  müddeiyatlarını aleyhlerine olan davalarla  siyasiyyun ve ulemadan bir heyet tarafından  maslahat-ı İslamiye noktasında  mahukeme edildikten sonra  fetva verilebilirdi. Zaten şimdi bazı hakaikte inkılap var. Zulme adalet, cihada bağy, esarete hürriyet namı veriliyor." (Tuluat 15)

Bediüzzaman’ın milli harekete bu hizmeti Ankara hükümetinin dikkatini çeker. Reis Mustafa Kemal onu Ankara’ya davet eder. Önceleri bu davete “Ben tehlikeli yerde mücahade etmek istiyorum. Siper arkasında mücahade etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyade  burayı daha tehlikeli görüyorum” diye cevap verdi. Sonra bu davetler Maraşal Fevzi Çakmak ve eski Van Valisi Mebus Tahsin bey tarafından tekrarlanır.

Bu hususu Milli Müdafaa imamı ve Alay müftülerinden Osman Nuri Efendi Üstad’a yazdığı bir mektubunda şu şekilde teyid eder: “Yurdun her tarafında mücahad-i milliye devam ederken zat-ı hakimanelerine, Ankara’da mücahade-i milliyeyeye birlikte devamı mutazammın  muhtelif şahıslardan on sekizi mütecaviz davetnameler  geldiği zaman bu davetlere icabet edip etmemek hususunda İstanbul’da ikametgahınızda beynimizde takarrür eden  görüşmede istişare buyurduğunuz alay müftülerinden dost-ı kadiminiz Ankara’ı Osman Nuri’yim.“ (Tarihçe 568)

Bediüzzaman 1922 Kurban bayramından bir hafta evvel trenle Ankara’ya gitti. İstasyonda kalabalık bir halk topluluğu ve mebuslar tarafından karşılandı. 22 Kasım 1922 günü Bediüzzaman mecliste hoşamedi ile karşılama merasimi ile karşılanmış (Zabıt Ceridesi  c, 24-45) Hakimiyet –i Milliye gazetesi de karşılamayı “Tarihi bir celse" başlığı ile vermiştir. (10 T Sani 1922)

Halide Edip 2 Nisan 1920'de Ankara’ya gelmiş ve karşılanmış, Bediüzzaman da 1922‘nin sonunda Ankara’da karşılanmıştır. Tam üç yıl Bediüzzaman İstanbul’da işgal altında mücadele etmiştir. Ama bu faaliyet milli mücadele tarihinde yerini almamıştır. Tarih muayyen kişilere aitmiş gibi tanzim edilmiştir, tarihi yapan ile yazan bir olmamıştır. Tarihi yapanlar tarihi yazanların kaleminin insafına kalmıştır. Yüz yıl geçmesine rağmen hala Bediüzzaman’ı yanlış anlatmak bir takım çevrelerin itiyadıdır.

Bediüzzaman meclliste özellikle namaza karşı gösterilen lakaytlıktan rahatsız olmuş bir Beyanname neşretmiş hem Mustafa Kemal’e hem de Meclise vermiştir. Yazı namaz için bir nasihat olmanın ötesinde kurulacak devletin kimyası ile ilgili büyük devlet felsefesi metnidir. Dini dışa atan bir devlet telakkisini istemez. Bediüzzaman, "Avrupa medeniyet-i habisesinden süzülen cereyan-ı bidatkarane sinesinde yer tutamaz. Demek alem-i islam içinde mühim ve inkılapvari bir iş görmek islamiyetin desatirine inkıyad ile olabilir. Başka olamaz, hem olmamış. Olmuş ise çabuk ölüp sönmüş." Bu son cümle tarihin özetidir, olamaz, olmamış, olmuş ise çabuk sönmüş.

Dini lakaydlıklar ve sistemi inşa ederken dini dışta tutmak Türkiye’ye ne kadar pahalı oturduğunu hem siyasi hem toplumsal yüzlerce olay ortayakoymuştur. Eğer başında bir sentez yapılsaydı bu olumsuzluklar ve yanlışlar olmaz sayısız insan ve zaman heba edilmezdi. Bu yüzden eser bir namaz ikazı gibi görünürse de devleti kuranlara sentezin kimyasını gösterir. Kimse M.Kemal’e böyle bir telkinde bulunmamış.

Bu sıralarda Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey bir suikastle öldürülür. O meclisteki dine karşı lakaydlıkları ve bazı konulardaki şiddetli tenkidleri ile önde gelen muhaliflerdendi. Akif ve Bediüzzaman’ın da arkadaşı idi. Onun öldürülmesi ile Akif Mısır’a gider. En yakın arkadaşının demokratik eleştiri mekanizmasını çalıştırmasına tahammül edemeyenler onu öldürünce Bediüzzaman ve Akif de Ankara’dan ayrılırlar. Biri Van’a diğeri de Mısır’a gider.

Halide Edip  Terakkiperver Cumhuriyet Fırka’sını kurdurur. 17 Kasım‘da resmen açıklanır. Kazım Karabebir başkan ikinci başkan Adnan Adıvar‘dır. Parti liderliği Milli Mücadele’de M.Kemal’in yanında saf tutmuş popüler öncü isimlerden oluşuyor, İstanbul basını partiye tam destek veriyordu.

Cemil Koçak olayı şöyle yorumlar: “Modernizasyon projesini uygulama yönteminde anlaşamıyorlar. Mustafa Kemal grubu Meşrutiyet’i gördük, bu işler anayasayla, parlementer sistemle falan olmaz. Biz onu otokrat bir yönetimle yapacağız, ittihatçıların kurduğu eski sistemi devam ettireceğiz diyorlar."

Halide Edip Halk Fırkasını kadına eşit vatandaş sıfatı vermediği için eleştirir. Kadının siyaseten gelişmesi için önce oy hakkını kullanması gerektiğini, daha sonra da mebus olması gerektiğini söylüyordu. Onun beyanları Halk Partisini öfkelendirmiş zülfi yâre dokunmuştu. Halide daha ileri giderek, Çankaya’da oluşan yeni iktidar elitinin  küçük bir azınlığa  dönüştüğünü bu elitin birlikte mücadele ettiği arkadaşlarına sırt çevirdiğini söyler. Çankaya‘da  M.Kemal’in çevresinde yeni oluşan  iktidar, grubuna da seslendi, onları yurtseverliği elinde tutan imtiyazlı asiller olarak tarif etti.

Veda

Siyasi ortam Halide ile Adnan’ın sinirlerini altüst etmişti. Halide hem safrakesesi hem de kalınbağırsaktan hasta idi. Halide ile Adnan önce Avusturya’ya gittiler, Viyana'da bir pansiyona yerleştiler. Türkiye'de Takriri Sükun kanunu etrafı kasıp kavurur. Terakkiperverin şubeleri basılır, büyük adamlar sürgün edilir. Hüseyin Cahit Çorum’a sürgün gider. Sonra Paris’e geçtiler. Bediüzzaman ve Halide Edip yeni yönetimle teorinin, yönetim kimyasının terkibinde anlaşamadılar. Biri Van’a gitti, sonra Burdur ve arkasından zulüm ve baskı yıllarını yaşadı. Sonra darı uhraya göçtü.

Halide Edip Atatürk’ün ölümü ile Türkiye’ye döndü tam on beş yıl dışarda yaşadı. 6 Mart 1939'da ülkesine döndü. 1940'ta İstanbul üniversitesinde İngiliz filolojisinin başına geldi, profesör olarak. 10 Ocak 1964 Cuma günü  Cerrahpaşa’da sabaha karşı saat dörtte dünyasını değiştirdi. Resmi tören düzenlenmedi, iyiki de düzenlenmedi. 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
3 Yorum