1. YAZARLAR

  2. Dr. Selçuk ESKİÇUBUK

  3. Bediüzzaman ve 2. Abdülhamid han
Dr. Selçuk ESKİÇUBUK

Dr. Selçuk ESKİÇUBUK

Yazarın Tüm Yazıları >

Bediüzzaman ve 2. Abdülhamid han

A+A-

Bediüzzaman’ın yazdığı Risalei- Nur adı verilen eserlerle geçmişte hükümetler mücadele etmiş, okuyanları hapislere atmışlar ve eserlerine de el koymuşlardı. Ama artık o köprülerin altından çok sular geçti. Bugünkü hükümetin girişimiyle Kültür Bakanlığı ve Diyanet işleri başkanlığı Bedüzzaman’ın hukuki varislerinden Risale-i Nurları basma iznini aldı ve İşarat-ül İ’caz isimli Kur’an tefsirini de bastı.

Bu hadise, samimi bütün Nur talebelerini sevindirirken bazı kesimleri de çeşitli nedenlerle kıskançlığa itti. Bu yüzden de son günlerde Bediüzzaman hakkında bazı mahfillerde gerçek dışı suçlamalarla bazı kişiler gündeme gelmek istiyor. Bazıları Risale-i Nurlara, “Bediüzzaman haşa vahiy dedi” gibi iftiralar atarken bazıları da onu geçmişte 2.Abdülhamid’e “kızıl sultan” diyen gruba dahil etme cahilliğine kapılıyor. Öyle bol keseden atmalarla gerçekler örtülemez. Bediüzzaman hakkında kalem oynatacaksanız öyle kulaktan dolma sözlerle olmaz, onun yazdıklarını okuyacak ve anlayacaksınız. Anlamadan tenkit ederseniz gerçekler sonra sizin yüzünüze haykırır.

2.Abdülhamid için O, hem “mazlum sultan” demekte hem de  ”Zira, senin şahane idarene millet mütekeffildir (MÜNAZARAT) diye iltifatta bulunmaktadır. Ancak zayıf istibdat dediği uygulamalarını da tenkit etmektedir. Onun tek derdi, bizdeki cehalet ve taassubun izin vermesiyle Avrupanın bizdeki Şeriat denilen İslamiyetin, haşa istibdat kurmaya elverişli zannedilmesidir. Çünkü kurdurduğu “Yıldız hafiye teşkiatı”nın yaptığı yanlış hareketler bu algının yerleşmesine neden oluyordu.

"Avrupa, bizdeki cehâlet ve taassup müsaâdesiyle, Şeriatı hâşâ ve kellâ-istibdata müsait zannettiklerinden, nihâyet derecede kalben üzülmüştüm. Onların zannını tekzip etmek için, Meşrutiyeti herkesten ziyade Şeriat nâmına alkışladım. Lâkin yine korktum ki, başka bir istibdat tekrar o zannı tasdik eder, diye ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya Camiinde meb'usana hitaben feryat ettim. Ve söyledim ki: Meşrûtiyeti, meşrûiyet ünvanı ile telâkki ve telkin ediniz.(D.H.ÖRFİ))

Din dahilde menfi tarzda istimal edilmez. Otuz sene halife olan bir zat, menfi siyaset namına istifade edildi zannıyla şeriata gelen tecavüzü gördünüz. Acaba şimdiki menfi siyasetçilerin fetvalarından istifade edecek kimdir, bilir misin? Bence İslâmın en şedit hasmıdır ki, hançerini İslâm’ın ciğerine saplamıştır."(SÜNÜHAT)

Günümüzde Basın yayın camiasında bulunan bazıları kendi menfaatleri bakımından hükümetin bütün icraatlarına karşı çıkarken bazıları da her devirde olduğu gibi yine kendi menfaatleri uğruna kayıtsız şartsız destekliyor. Gerçek Nur talebeleri ise hep aynı yerde duruyor, Bediüzzaman’ın dediği gibi şöyle söylüyor:” …husumete vaktimiz yoktur. Hükümetin işine karışmayacağız. Zirâ, hikmet-i hükümeti bilmiyoruz.(DİVAN-I HARB-İ ÖRFİ)”

Bediüzzaman'ın hayatı boyunca İslama aykırı davranışlar kimden gelirse gelsin onlara karşı durmuştur.  Tek düsturu, İslamiyete uygunluk olmuştur. O, yaşadığı yıllarda ülkenin idaresini elinde bulunduranlar eğer istibdat yaparlarsa hep onların karşısında olmuştur.

Devletin idaresini elinde tutan padişah da olsa onların hepsine toptan itaat yerine, onların içinde yalnız peygamberin yolundan gidenleri halife kabul etmiş, uymayanlara ise hayduttur deme cesaretini göstermiştir. İstibdat kimden gelirse gelsin hepsine karşı olmuştur. Siyasi istibdadın dışında İslami İlimlerde Ehl-i sünnet yolundan sapan ekolleri doğuran şeyin de yine ilmi istibdat olduğunu söylemiştir. Bu konuda yazdıkları onun delilleridir. O, her türlü istibdada karşıdır

Suâl: “İstibdat nedir; meşrûtiyet nedir?”

Cevap: İstibdat tahakkümdür, muâmele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, rey-i vâhiddir, sû-i istimâlâta gâyet müsâit bir zemindir, zulmün temelidir, insâniyetin mâhisidir. Sefâlet derelerinin esfel-i sâfilînine insanı tekerlendiren ve âlem-i İslâmiyeti zillet ve sefâlete düşürttüren ve ağrâz ve husûmeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren, hattâ her-şeye sirâyet ile zehrini atan, o derece ihtilâfâtı beyne’l-İslâm îkâ edip, Mûtezile, Cebriye, Mürcie gibi dalâlet fırkalarını tevlid eden, istibdattır.(MÜNAZARAT)

"İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adâlet ve Şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halîfedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehâlet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı; san'at, marifet, ittifak silâhiyle cihâd edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakikî kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zirâ husûmette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur. Hükümetin işine karışmayacağız. Zirâ, hikmet-i hükümeti bilmiyoruz.(DİVAN-I HARB-İ ÖRFİ)

"Sultan Selim'e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira, o vilâyat-ı şarkiyeyi ikaz etti. Onlar da ona bîat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamanki şarklılardır. Bu meselede seleflerim, Şeyh Cemaleddîn-i Efganî, allâmelerden Mısır müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Suâvi, Hoca Tahsin ve ittihad-ı İslâmı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim'dir ki, demiş:

İhtilâf u tefrika endişesi

Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni.

İttihadken savlet-i a'dâyı def'e çaremiz,

İttihad etmezse millet, dağ-dar eyler beni.

Yavuz Sultan Selim”

O her zaman Hürriyetten, Meşrutiyetten yana olmuş, onları alkışlamış onların yönünün şeriata uygun olması gerektiğini ifade etmiştir.

Ey hürriyet-i şer'î! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun, benim gibi bir şarklıyı tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet, zindan-ı esarette kalacaktık. Seni ömr-ü ebedî ile tebşir ediyorum. Eğer aynü'l hayat şeriatı menba-ı hayat yapsan ve o cennette neşvünema bulsan, bu millet-i mazlumenin de eski zamana nispeten bin derece terakki edeceğini müjde veriyorum. Eğer hakkıyla seni rehber etse, ağrâz-ı şahsî ve fikr-i intikam ile sizi lekedar etmezse,” Azamet ve büyüklük Allah'a mahsustur. Ve yalnız Ona boyun eğilir.” ki bizi kabr-i vahşet ve istibdattan ihraç ve cennet-i ittihad ve muhabbet-i milliyeye davet etti.(D.H. ÖRFİ)

O, doğu illerinde Medresetü’s Zehra adını verdiği türkçe, arpça ve kürtçe eğitim verecek olan bir Üniversite kurdurmak için 2.Abdülhamid'e ulaşmak istemiş, ama engellenmiş, kendisine hediye olarak verilen parayı da kabul etmeyince, Toptaşı akıl hastanesine gönderilmiş onurlu ve sözünü sakınmayan bir alimdir.

Ben şarkın dağlarında büyümüştüm. Merkez-i Hilâfeti güzel tahayyül ediyordum. Vaktâ ki, bundan yedi-sekiz ay mukaddem Dersaadete geldim. Gördüm ki, İstanbul, tevahhuş ve tenafur-u kulûb sebebiyle medenî libası giymiş vahşî bir adama benzerdi. Şimdi, ittihad-ı millî sebebiyle, medenî adam, fakat yarı medenî, yarı vahşî libasında bize arz-ıdîdâr ediyor. Evvel şarkta fenalığın sebebi, şarkın uzvu hastalanmış zannediyordum. Vaktâ ki, hasta olan İstanbul’u gördüm, nabzını tuttum, teşrih ettim. Anladım ki, kalbindeki hastalıktır, her tarafa sirayet eder. Tedavisine çalıştım; bir divanelikle taltif edildim.

Hem de gördüm ki, medeniyet-i hakikiyeyi teşkil eyleyen İslâmiyet, maddî cihetinde medeniyet-i hâzıradan geri kalmış; güya İslâmiyet su-i ahlâkımızdan darılmış, mazî tarafına dönüp gidiyor. Zaman-ı Saadete bizi şikâyet edecektir.(MÜNAZARAT)

"Vaktâ ki hürriyet divanelikle yâd olunurdu; zayıf istibdat tımarhaneyi bana mektep eyledi. Vaktâ ki itidal, istikamet; irtica ile iltibas olundu; Meşrutiyette şiddetli istibdat, hapishaneyi mektep yaptı.(D.H. ÖRFİ)

2.Abdülhamid(1842-1918) dönemi Osmanlı imparatorluğunun en zor dönemidir. Onu parçalamak isteyen devletlere karşı devleti ayakta tutmak, onu idare etmek kolay iş değildir. Bunalımlı bir dönemde 31 Ağustos 1876'da padişah ilan edilmiş ve 7 Eylül günü kılıç kuşanarak tahta çıkmış, 33 yıl idare etmiştir. 23 Aralık 1876'da, ilk Osmanlı anayasası  ilan edilip ilk meclis 19 Mart 1877'de açılmıştır Ama 1877 yılında 93 Harbi olarak tarihlere geçen Osmanlı-Rus savaşı başlar. Abdülhamid'in o devir aydınlarına devrin şartlarına göre uyguladıkları istibdatsa olsa bile bu hafif bir istibdattır. Fakat ondan sonra gelenlerin yani İttihat ve Terakki’nin uygulamaları, daha şiddetli bir istibdattır.  Bediüzzaman, İttihat ve terakki cemiyeti içinde ki dinsiz bir hizbin yaptığı bu istibdatlara da her zaman karşı durmuştur. Tek partili Cumhuriyet döneminde de yine istibdatlara karşı çıkmıştır.

Bediüzaman Sultan Abdülhamid’e eserlerinde “mazlum Sultan” derken Meşrutiyet ilanından sonraki İttihat ve Terakki’nin idaresine ise “muannid istibdat” demiştir. Abdülhamid’e o günlerde “kızıl sultan” diyenler önce Meşrutiyeti savunup sonra da inatçı bir istibdat uygulayan İttihat ve Terakki yönetimi başa gelince ne kadar yanlış yaptıklarını anlamışlardır.

“İkinci sual: Bir insan yılan suretine girse, yahut bir velî haydut kıyafetine girse, veyahut meşrutiyet, istibdat şekline girse, ona taarruz edenlerin cezası nedir? Belki, hakikaten onlar yılandırlar, haydutturlar ve istibdattırlar.

“Üçüncü sual: Acaba müstebit yalnız bir şahıs mı olur? Müteaddit şahıslar müstebit olmaz mı? Bence kuvvet kanunda olmalı, yoksa istibdat münkasım olmuş olur. Ve komitecilikle tam şiddetlenir.”

“Sekizinci sual: Bir fırka kendisine bir imtiyaz taksa, herkesin en hassas nokta-i asabiyesine daima dokundura dokundura zorla herkesi meşrutiyete muhalif gibi gösterse ve herkes de onların kendilerine taktığı ism-i meşrutiyet altında olan muannid istibdada ilişmiş ise, acaba kabahat kimdedir?”

“Elhasıl: Şedit bir istibdat ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hükümfermadır. Güya istibdat ve hafiyelik tenâsuh etmiş. Ve maksat da Sultan Abdülhamid'den istirdad-ı hürriyet değilmiş. Belki hafif ve az istibdadı, şiddetli ve kesretli yapmakmış!”

Bediüzzaman 31 Mart hadisesin 7 sebebi olduğunu söyler, bunlardan iki tanesi aşağıdadır:

“1. Yüzde doksanı İttihad ve Terakkinin aleyhinde, hem onların tahakkümü ve istibdadı aleyhinde bir hareket idi.

3. Sultan-ı mazlûmu sukut-u musammemden kurtarmaktı.”

"Ben vilâyât-ı şarkiyede aşiretlerin hal-i perişaniyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevî bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye ile olacak.

O fünunun da gayr-ı müteaffin bir mecrâsı ulema ve bir menbaı da medreseler olmak lâzımdır. Tâ ulemâ-i din, fünun ile ünsiyet peyda etsin. Zira, o vilâyatta nim-bedevî vatandaşların zimâm-ı ihtiyarı, ulema elindedir. Ve o saik ile Dersaadete geldim. Saadet tevehhümü ile o vakitte-şimdi münkasim olmuş, şiddetlenmiş olan-istibdatlar, merhum Sultan-ı mahlûa isnad edildiği halde, onun Zaptiye Nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsan-ı şahanesini kabul etmedim, reddettim. Hatâ ettim. Fakat o hatam, medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle hayır oldu. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli Sultana boyun eğmedim. Şahsî menfaatimi terk ettim.

Şimdiki sivrisinekler beni cebirle değil, muhabbetle kendilerine müttefik edebilirler. Bir buçuk senedir burada memleketiminn neşr-i maarifi için çalışıyorum. İstanbul'un ekserisi bunu bilir.

Ben ki bir hamalın oğluyum. Bu kadar dünya bana müyesser iken kendi nefsimi hamal oğulluğundan ve fakr-ı halden çıkarmadım.

Ve dünya ile kökleşemediğim ve en sevdiğim mevki olan vilâyât-ı şarkıyenin yüksek dağlarını terk etmekle millet için tımarhaneye, tevkifhaneye ve Meşrutiyet zamanında işkenceli hapishaneye düşmeme sebebiyet veren öyle umurlara teşebbüs etmekle büyük bir cinayet eyledim ki, bu dehşetli mahkemeye girdim.

"Yarı Cinayet: Şöyle ki: Daire-i İslâmın merkezi ve rabıtası olan nokta-i hilâfeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sabık Sultan merhum Abdülhamid Han Hazretleri sabık içtimaî kusuratını derk ile nedamet ederek kabul-ü nasihate istidat kesbetmiş zannıyla ve "Aslâh tarik musalâhadır" mülâhazasıyla, şimdiki en çok ağraz ve infiâlâta mebde ve tohum olan bu vukua gelen şiddet suretini daha ahsen surette düşündüğümden, merhum Sultan-ı sâbıka ceride lisanıyla söyledim ki:

Münhasif Yıldızı darülfünun et, tâ Süreyya kadar âli olsun. Ve oraya seyyahlar, zebânîler yerine ehl-i hakikat melâike-i rahmeti yerleştir, tâ cennet gibi olsun. Ve Yıldız'daki milletin sana hediye ettiği servetini, milletin baş hastalığı olan cehaletini tedavi için büyük dinî darülfünunlara sarf ile millete iade et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad et. Zira, senin şahane idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terk et. Zekâtü'l-ömrü ömr-ü sâni yolunda sarf eyle.

Şimdi muvazene edelim: Yıldız eğlence yeri olmalı veya darülfünun olmalı? Ve içinde seyyahlar gezmeli veya ulema tedris etmeli? Ve gasp edilmiş olmalı veyahut hediye edilmiş olmalı? Hangisi daha iyidir? İnsaf sahipleri hükmetsin.

Ben ki bir gedayım, bir büyük padişaha nasihat ettim. Demek yarı cinayet ettim.

Cinayetin öteki yarısını söylemek zamanı gelmedi. Haşiye

Yazık! Eyvahlar olsun! Saadetimiz olan meşrutiyet-i meşrûâ, bir menba-ı hayat-ı içtimaiyemiz ve İslâmiyete uygun olan maarif-i cedideye millet nihayet derecede müştak ve susamış olduğu halde, bu hâdisede ifratperver olanlar Meşrutiyete garazlar karıştırmakla ve fikren münevver olanlar da dinsizce harekât-ı lâübaliyâne ile milletin rağbetine karşı maatteessüf set çektiler. Bu seddi çekenler, ref etmelidirler; vatan namına rica olunur."(D.H.ÖRFİ)

"Ey paşalar, zabitler!

Bu on bir buçuk cinayetin şahitleri binlerle adamdır. Belki bazılarına İstanbul'un yarısı şahittir. Bu on bir buçuk cinayetin cezasına rıza ile beraber, on bir buçuk sualime de cevap isterim. İşte bu seyyiatıma bedel bir hasenem de var. Söyleyeceğim:

Herkesin şevkini kıran ve neş'esini kaçıran ve ağrazlar ve taraftarlıklar hissini uyandıran ve sebeb-i tefrika olan ırkçılık cemiyat-ı akvamiyeyi teşkiline sebebiyet veren ve ismi meşrutiyet ve mânâsı istibdat olan ve İttihad ve Terakki ismini de lekedar eden buradaki şube-i müstebidaneye muhalefet ettim.

Herkesin bir fikri var. İşte sulh-u umumî, aff-ı umumî ve ref-i imtiyaz lâzım. Tâ ki, biri bir imtiyaz ile başkasına haşerat nazarıyla bakmakla nifak çıkmasın. Fahr olmasın, derim: Biz ki hakikî Müslümanız; aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz.(D.H.ÖRFİ)

Bugün için Bediüzzaman'ın çizgisinden kopmuş, siyasileşmiş, dünyevileşmiş ve şahıs ismi ile  anılan cereyanlarla Bediüzzaman'ın varislerinin temsil ettiği cemaatin hiçbir ilgisi yoktur. Bazı medya, mensuplarının kendi cemaatlerinin siyasetleri adına karşılarında duran başka siyasi görüşlü cemaatleri veya paralel yapı diye adlandırılan grubu tenkit ederken siyasete karışmayan ve Bediüzzaman’ın çizgisinden ayrılmayan milyonlarca Nur talebelerini incitmeye hakları yoktur. Gayretullaha dokunursa bir gün kendileri perişan olur.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum