1. YAZARLAR

  2. Vehbi KARAKAŞ

  3. Bediüzzaman, Risale-i Nur ve F. Gülen Hocaefendi
Vehbi KARAKAŞ

Vehbi KARAKAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Bediüzzaman, Risale-i Nur ve F. Gülen Hocaefendi

A+A-

Zaman zaman çeşitli sorulara muhatap oluyorum. Bu gün sütunumu bir okuyucumuzdan gelen güncel bir kaç sorunun cevabına tahsis edeceğim.

Bu soruları soran okuyucumuzun üslûbundan öyle anlaşılıyor ki ne Fethullah Gülen hocaefendiyi doğru tanıma imkânı bulmuş ve ne de Bediüzzaman hazretlerini. İkisini de yeterince okuyamamış.“Kişi bilmediği ve tanımadığı şeyin düşmanıdır.”diye bir atasözü var. Öyle anlaşılıyor ki bu okuyucumuz bilmemeyi bir tarafa bırakalım, menfi propagandanın ve yanlış telkinlerin etkisinde kalmış, inşallah doğruları görme imkânına kavuşur. Kavuşacağına da inanıyorum. Kavuşmasını da çok arzu ediyorum. Çünkü Allah’ın dostlarına düşman olmak veya onlar hakkında kötü düşünmek, insanı Allah’ın azabına ve gazabına müstahak hale getirir. Allah hepimizi bu akıbetten korusun. Yüce Allah, kudsî bir hadisde buyurmuş ki: “Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona savaş ilan ederim.” (1)

Şimdi biz bu okuyucumuzun sorularını cümle cümle ele alalım.

Okuyucumuzun birinci sorusu:

- “Fethullah Gülen Yahudi ve Hristiyanların da cennete gideceklerini söylüyormuş. Şahsen ben bilmiyorum böyle bir şey söylemiş mi söylememiş mi?”

Cevap:1-Ben de böyle bir şey söylediğini ne duydum, ne de gördüm. Öyleyse değerli kardeş, sana ve bana yakışan şu ayete kulak vermektir: “Bilmediğin şeyin ardına düşme, çünkü göz, kulak ve kalp hepsi sorumludur, mutlaka sorguya çekilecektir." (2) Görmediğimiz, duymadığımız, bilmediğimiz bir şey hakkında, konuşmak, su-i zanda bulunmak senin gibi ve benim gibi mümin ve Müslüman adamların işi değil.

Bir de bir sözün nerde söylendiğini, niçin söylendiğini, kime söylendiğini bilmeden bir hükme varmak, insanı yanlış sonuçlara, su-i zan ve gıybete götürebilir. Su-i zan ise, inandığımız Kur’an’a göre (3) haramdır. Gıybet ölmüş insan eti yemek gibi iğrenç bir şeydir. (4) Hele bu gıybeti yapılan şahıs, hem Müslüman, hem veli ve hemde bir İslam âlimi ise onun gıybetini yapmak çok daha büyük, katmerli bir günahtır, belki bir cinayettir. Hadis-i şerifte: “Her duyduğunu söylemek kişiye yalan ve günah olarak yeter!” (5) buyurulmuştur.

Ayrıca Kur’an bizim dikkatimizi çekiyor: “Bir fasık size bir haber getirdiği zaman hemen inanmayın, doğruluğunu araştırın.” (6) buyuruyor. Kur’an bu tür haber üretenlere “fasık” ismini veriyor. Fasık, taat yolundan çıkmış, haktan sapmış kimse demektir. Müslüman, diğer bir Müslüman hakkında yanlış bir şey görse de onu yaymayacak, setredecek, söylerse gıybet etmiş olur, olmayan bir şeyi söylerse iftira atmış olur. İkisi de büyük fitnedir, fitne, yani insanların arasını ve kimyasını bozacak sözler üretmek cinayetten de beter bir günahtır. (7) Allah hepimizi bu akıbetten korusun.

Okuyucumuzun ikinci sorusu:

“Papa'nın elini öpme merasimini vs. duydum, gördüm. Bu durumda ne yapmamız gerekir? Talebelerinin birçoğu da bu inançta. Bu insanların, bu inançları onların imanî noktadan çökmelerine sebebiyet vermez mi? Bunun da sorumlusu o insan değil mi? Yoksa bizler de bu vebalin altında mıyız? Ayrıca sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

Cevap: 2-Bu tip şeyleri duyduğun veya gördüğün zaman: “Bilmediğim bir hikmeti vardır”, de, kendi kendine. Hafif eğilmiş halini, “elini öptü” şeklinde sanmış olabilirim, yanılış görmüş olabilirim, diye düşün. İşin içinden çıkamazsan, durumu Allah’a havale et. Yığın yığın hasenatı bir seyyieye, bir yanlışa kurban edenlerden olma.“İlmin ve Âlimin Değeri”, “Hocaefendinin Duruşunu Nasıl Anlamalı”, “Hocaefendinin Çığlığı” başlıklı makalelerimizi okumanızı dilerim. İnternetten bu makalelere ulaşabileceğinizi sanıyorum.

Kendisi değil de yanındaki talebeleri papanın elini öptüyse Hocaefendiden talimat alarak öptü, demek de bizi vebal ve günah altına sokar. Çünkü böyle bir talimatın verildiğini biz bilmiyoruz. Öpenler o anki kendi refleksleriyle öpmüş olabilirler. “Birinin hatasından ve günahından bir başkası sorumlu tutulmamalı” (8),anlamını veren ayeti hatırlamalıyız.

Benim bu değerlendirmem, sadece Hoca Efendi için de sınırlı tutulmamalıdır. Hangi Efendiyi bana sorsalar, Kur’an’ın etrafındaki surların yıkıldığı bir devirde Kur’an’ın etrafında cemaatler toplamaya muvaffak olmuş bütün efendiler hakkında, Hilmi Tunahan Efendi, Mahmud Efendi, Kotku Efendi, Es’ad Efendi, Muhammed Raşid Efendi gibi bütün Efendiler hakkında da söyleyeceklerim bundan başkası olmayacaktır. Her Müslüman, İslam’ın ve Müslümanların birliğini bozmakla değil,korumakla görevli olduğunu bilmelidir.Bu keyfiyette âlimleri değerlendirirken insafı elden bırakmamalıyız. Her hangi birinin bünyesine bir mikrop musallat olmuşsa, onu yok etmeyi değil, onu o mikroptan kurtarmanın yollarını aramalıyız. Çünkü o mikroba musallat olan bünyenin bizim bünyemiz olduğunu unutmamalıyız.

Okuyucumuzun üçüncü sorusu:

-Bir de Risale-i Nur'un önemi nedir? Olmazsa olmaz mı?

Cevap:3-Risale-i Nur, bu zamanda lazım değil, elzemdir. Milyonlarca gencin imanını kurtarmaya ve namaza başlamalarına, Allah’la buluşmalarına vesile olmuş, sekülerizmin kucağına düşmüş bir Türkiye’yi,Cenab-ı Hakk’ın lutf u inayetiyle yeniden İslam’a kazandırmış bir Bediüzzaman’ın ve eserlerinin önemini görmek sizin gibi kardeşlere farzdır ve size çok şey kazandıracaktır. Farklı bir fraksiyona mensup olsanız dahi.

Her hangi bir cemaat ve tarikata mensup olmak, Risale-i Nur’dan istifade etmeye engel değildir. Ben Risale-i Nur’u, Nur cemaatine mensup biri olarak okumuyorum. Bir ilim adamı olarak, Risale-i Nur’u okunmaya değer bulduğum için okuyorum. Bu zamanda her diyanet ve ilahiyat mensubunun ve her Müslüman’ın mutlaka okuması gerektiğine inanıyorum. Benim bu söylediklerimi ve Risale-i Nur’un önemini anlamakta zorlananların yapacağı bir şey var: O eserleri okumak. O eserleri okuyanlar ballar balını buldum, demektedirler. O eserlerin aleyhinde olanlar, kendilerine onları okuma fırsatı verdiklerinde çok yanıldıklarını, uzun zaman bir hazineden mahrum kaldıklarını anlayacaklar, su-i zanda bulunduklarından dolayı da tekrar tekrar Allah’dan af dileyeceklerdir.

Okuyucumuzun dördüncü sorusu:

-Ben yine biliyorum ki Nur talebesi olduğunu söyleyen birçok arkadaşım Kur'an okumasını dahi bilmiyor.Hatta bazıları evlerinde Kuran-ı Kerim bulunmadığını söylüyorlar.Buna ne denmeli. Bizim ilk okuyacağımız şey Kur'an mı, yoksa Risale-i Nur mu?

Cevap:4-Bediüzzaman’ın şaşılacak ve hayran olunacak yönlerinden biri de bu: Evinde Kur’an dahi bulunmayan, din, iman, namaz nedir bilmeyen kimseleri bulmak, onları Kur’an’la tanıştırmak, dinle, imanla ve namazla barıştırmaktır. Bediüzzaman, öğrencilerini hazır potansiyelden, yani Kur’an kurslarından, İmam-Hatip Liselerinden, İlahiyat fakültelerinden toplamadı. Bediüzzaman bu tarakta bezi olmayanların imdadına koştu. Önce onları iman dairesine aldı. Onları iman esaslarına ve İslam’ın beş şartına inandırdı ve onlarda Kur’an öğrenme hevesini uyandırdı.

Önce iman, sonra Kur’an gelir. Kur’an’a imanı olmayana, Kur’an’ı nasıl öğreteceksiniz? Bediüzzaman eserleriyle o insanları iman dairesine almaya muvaffak oldu. Onlara Kur’an okutmak da, “önce Kur’an” diyenlere kaldı. Kur’an’ı iyi bilen kardeşlerimiz onların Nur Dershanelerine gitmeli, Bediüzzaman’ın eserlerinden yararlanma yolunu bulmalı, dershanelerdeki kardeşlerimiz de Kur’an’ı iyi bilenleri Nur dershanelerine davet etmeli veya Kur’an’ı iyi öğreten Kur’an kurslarına gitmeli, planlı bir şekilde Kur’an’ı iyi okumanın yollarını bulmalıdırlar. Rabbimizin kelamı en güzel okunmaya layıktır.

Risale-i Nur, hâşâ Kur’an’ın alternatifi değildir. Her nur talebesi, aynı zamanda Kur’an talebesidir veya ona adaydır. Risale-i Nur’la imanını kurtaranlar, bir taraftan da Kur’an’ıiyi öğrenmelidirler. Hattâ nur dershanelerinetalim ve tecvidiyle Kur’an dersi, Kur’an kurslarına, İmam-Hatip Liselerine, İlahiyat fakültelerine ve diğer okullara da Risale-i Nur dersi konulmalıdır.

Okuyucumuzun beşinci sorusu:

-Ayrıca mürşid-i kamil olarak Said Nursi 'yi kabul etmek ne kadar doğru? Bundan nasıl emin olabiliyorsunuz? Zamanında Abdülhamid Han Hz.'ni yanlış anlayan ve Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasına zemin hazırlayan güruhun içinde de bu zat yer almamış mıdır?Cevaplarınız için şimdiden teşekkür ederim.. Allaha emanet olun.

Cevap: 5-Sizce mürşid-i kâmil olmanın ölçüsü nedir? Said Nursî, mürşid-i kâmil olmazsa, kimse mürşid-i kâmil olamaz. Bu konuda tevazu göstermeyeceğim, hem Said Nursînin hakkını verme açısından, hem de sizin gibi bir kardeşe bir gerçeği duyurma açısından açık ve net konuşacağım: Said Nursî, Bediüzzaman’dır, sahibüzzamandır, asrın imamıdır, çağın mebusu ve sözcüsüdür, ahir zaman müceddididir, Peygamberimizin varisi ve vekil-i hassıdır. Bu söylediklerinin doğru olduğunu nerden bileceğiz? diyenlere yine Bediüzzaman’ı ve eserlerini okumalarını tavsiye ederim.

Bediüzzaman’ı anlayarak okuyanın Bediüzzaman’a itiraz etmesi mümkün değildir. Çünkü Bediüzzaman, sadece bir müellif, bir müfessir değildir. O aynı zamanda İslam’ın bir mücahidi ve kahramanıdır. Sekülerizminelebaşılarına meydan okumak, tayfasını hem bedenen, hem deitikadensuya-sele kaptırmadan sahil-i selamete çıkarmak hangi babayiğide nasip olmuştur? Bediüzzaman, Hz. Peygamber’in (s.a.v) asrımıza düşmüş bir nuru ve yansımasıdır. Bu meseleyi daha geniş görmek ve anlamak isteyenlere “Hz. PEYGAMBER’DEN BEDİÜZZAMAN’A YANSIMALAR” adlı Hayat yayınlarından çıkan kitabımızı lütfen okusunlar.

GELELİM SULTAN ABDULHAMİT VE BEDİÜZZAMAN MESELESİNE

Bu hususta Bilinmeyen Osmanlı’dan bir özet takdim edeceğim, sonra da sonuç bir paragrafla makalemi noktalayacağım:

“1907'de İstanbul'a gelen Bediüzzaman, Meşrutiyetin ilanından evvel söylediği bir nutkunda, Sultan Abdülhamid'i, "Yaşasın yaraları tedavi etmek fikrinde olan halife-i Peygamberî" diye vasıflandırmaktadır.

1909 Mart'ında kaleme aldığı bir makalede ise, ona şu tavsiyelerde bulunmaktadır:"Ömrünün zekâtını Ömer bin Abdülaziz gibi sarf et. Ta ki, bi'atın manası gerçekleşsin. Meşrutiyeti kansız kabul ettiğin gibi, Yıldız'ı da mahbûb-ı kulûb eyle. Zebaniler gibi hafiyeler yerine rahmet melekleri olan âlimlerle doldur; Yıldız'ı Dârül-Fünûn gibi yap."

Bediüzzaman'a göre, Abdülhamid zamanında yapılan bütün istibdâdlar onun şahsına verilmemelidir. Maalesef İttihâdcılar bunu yapmıştır.

1952 yılında bazı kimseler, Bediüzzaman'ın sanki İttihâdcıları destekleyerek Sultan Abdülhamid'e muhâlif olduğu iddialarını yaymaya başlayınca, talebelerine kaleme aldırdığı Lâhika Mektubunda aynen şunları ifade etmektedir:

"1) Bir adamın kusuru ile başkası mes'ul olamaz. Dolayısıyla Abdülhamid'in hükümetlerinin hataları ona verilemez.

2) Bediüzzaman, II. Meşrutiyetin başında, hürriyet-i şer'iyyeyi teşvik etmiş, bazı siyasi muhaliflerinin istibdâd adını verdikleri, Abdülhamid idaresi için de, "mecburî, cüz'î ve hafif istibdâd",İttihâdcılarınzulmu için ise, "pek şiddetli külli istibdâd" tabirlerini kullanmıştır.

3) Hürriyet, İslâmî terbiye ile terbiye olunmazsa, çok şiddetli bir istibdâda dönüşeceğini haykırmıştır ve maalesef öyle de olmuştur.

4) Abdülhamid'in yabancı düşmanlara karşı gösterdiği dehası, İslâm âleminin tam bir halifesi olması, Şark Vilâyetlerini Hamidiye Alayları ve İslâm Kardeşliği ile Ermenilere karşı koruması; İslâm'ın bütün hükümlerini hayatında yaşaması ve Yıldız Sarayında manevi şeyhini eksik etmemesi sebepleriyle bir veli olduğunu açıkça ifade etmiştir.

5) Ancak insan hatasız olmayacağından, onun da bazı hataları olduğunu ve ancak bu hataların mecbûriyet altında işlenen hatalar bulunduğunu açıkça beyan eylemiştir."

O halde başta Bediüzzaman ve MehmedÂkif olmak üzere, büyük İslâm âlimlerinin Abdülhamid'e muhâlif oldukları ve hatta aleyhindeki hal' fetvâsını hazırladıkları şeklindeki iddialar doğru değildir.Fetvâyı zamanın Fetvâ Emini Hacı Nuri Efendi imzalamamıştır; ancak maalesef İttihâdcıların kuklası haline gelen Şeyhülislâm MehmedZiyâaddin Efendi imzalamıştır. Bu fetvâdaki hal' gerekçeleri tamamen iftiradır.

Zira Sultan Abdülhamid'in 31 Mart Vak'asına sebep olduğu zikredilmiştir ki, tamamen yalan olduğu ortaya çıkmıştır. Dini kitapları yaktırdığı iddia edilmiştir ki, tam bir iftiradır; zira en çok dini kitap onun zamanında basılmıştır. Devlet hazinesini israf ettiği söylenmektedir ki, Abdülhamid gibi dindar bir Padişaha bunu isnad etmeye şeytan bile yaklaşmaz. Zâlim olduğu ileri sürülmüştür ki, iktidarı boyunca idam cezasını uygulamadığı herkesin malumudur. (9)

Bu araştırmaya dayalı özet bilgiden sonra bizim de diyeceğimiz şudur:

Ne sultan Abdulhamit, beşeri bir-iki hatasından dolayı vazgeçeceğimiz bir padişahtır, ne de Bediüzzaman, padişahı uyarmasından dolayı vazgeçeceğimiz bir mürşid-i kâmildir. Biri yıkılmaya yüz tutmuş bir imparatorluğu 33 sene ayakta tutmayı başarmış veli bir padişahtır, biri de tamamen sekülerleştirilmek istenen Türkiye’yi yeniden İslam’a kazandıran bir mütefekkir ve mürşid-i kâmildir. Allah her ikisinden de ebediyyen razı olsun. Muameleleri farklı olsa da niyetleri sadıktı. Ve her ikisi de sultandı.

Dipnotlar:

1-Buhari, Rikak, 38

2-İsra, 17/36

3-Bkz. Hucurat, 49/12

4-Bkz. Hucurat, 49/12

5-Müslim, Mukaddime, 5; Münavî, Feyzü’l-Kadir, 5/2

6-Hucurat, 49/6

7-Bkz.Bakara, 2/191, 217

8-Bkz. İsra, 17/15

9-Akgündüz, Ahmet, Bilinmeyen Osmanlı, 171. Bahis. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
9 Yorum