1. YAZARLAR

  2. İsmail AKSOY

  3. Bediüzzaman (r.a) ve Cihâd
İsmail AKSOY

İsmail AKSOY

Yazarın Tüm Yazıları >

Bediüzzaman (r.a) ve Cihâd

A+A-

a) Cihâdın lügat ma’nâsı:
“Cihâd” kelimesi, جاهد (Câhede) fiilinin masdarıdır. O da “cehd” veyâ “cühd” kökünden müştaktır (alınmıştır).

Lügat kitâblarında cihâdın lügavî (sözlük) ma’nâsı şöyle açıklanmıştır:
“‘Cihâd’ kelimesinin lügatta (Arap lisânında) asıl ma’nâsı; ‘güç, kuvvet ve meşakkat’ ma'nâlarına gelir. Cihâd ve mücâhede gibi kelimeler, örf-i nâsta ‘düşmanla mukátele etmek (savaşmak)’  ma’nâsında kullanılır.”(1)

“ ‘el-Cihâd’, kıtâl vezninde; ‘el-mücâhede’, mukátele vezninde olup; ‘Düşman-ı dîn ile harb ve kıtâl eylemek (savaşmak)’ ma’nâsındadır ki; murâd, ‘mukátelede ifrâğ-ı vüs’ eylemektir.’ (Savaşta bütün gücünü sarf etmektir.)”(2)
“Cihâd: Dîni müdâfaa için kıtâldır (savaşmaktır).”(3)

b) Cihâdın ıstılâhî ma’nâsı:
“Müslümânların, musâleha (sulh ve barış) hâlinde olmadıkları kâfirleri İslâmiyyete da’vetten sonra, onlar da bu da’veti kabûl etmeyip reddettikleri takdîrde, i’lâ-yi kelimetullâh (Kur’ân’ın hâkimiyyeti) için savaşmalarına ‘cihâd’ denir.”(4)

“Şerîat ıstılâhında ise cihâd; ‘Allah yolunda savaşmak ve kıtâlde bulunmak için  fiil ile, mal ile, re’y ile (görüş beyân etmekle) ve teksîr-i savadla (yani fiilen savaşamayacak durumda iken, sırf Müslümânların sayısını çoğaltmak ve karşı tarafa korku salmak için mücâhidlerin safında yer almakla)  bilfiil gücünü ve tâkatını sarf etmek’ demektir.”(5)

Daha fazla uzatmamak için bu kısa giriş bilgilerinden sonra; muhterem okuyucularımızın acilen bilgilenmeleri ve bazı tereddütlerden kurtulmaları gayesiyle, asrın allâmesi müceddid-i âzam Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Cihad konusuna genel bakışını kendi dilinden yansıtacağız inşâallah…

Takip eden yazılarımızda da Cihâd’ı enine-boyuna bütün yönleriyle
Teferruatlı bir tarzda uzun soluklu bir tefrika ile izâha çalışacağız biiznillah…

Maddî ve ma’nevî cihâd, mutlak olarak Müslümanlara farz-ı kifâyedir. Bazı şartlar dâhilinde  ise farz-ı ayn’dır. 
Maddî ve ma’nevî cihâdın hükmü kıyâmete kadar bâkídir ve geçerlidir.
Cihâdın farzıyyeti ve ebediyyeti kitâb, sünnet ve icmâ-i ümmet ile sâbit ve muhkem olmakla te’vîli (yorumlanması) mümkün olmadığı gibi inkârı dahi küfürdür.

Acabâ maddî cihâdın hükmü, bu kadar açık ve te’vîli mümkün değilken ve on dört asrın bütün ulemâsı ve hattâ avâm-ı mü’minîn dahi bunda icmâ ve ittifâk etmişken, Üstâd Bedîüzzamân (ra) gibi maddî ve ma’nevî cihâdı hayâtına şiâr edinmiş ve bu yüzden ömrü harb meydanlarında, esâret zindanlarında ve hapishânelerde geçmiş olan bir mücâhid; ve Kur’ân, hadîs ve şerîat ilmindeki dirâyeti izahtan vâresta olan ve âlimlerce “Bedîüzzamân” ünvânıyla medhedilmiş bir muhakkık âlim, üstelik eserlerinin pek çok yerinde kendisi de bizzat maddî ve ma’nevî cihâdın farzıyyetini açıkça beyân ettiği halde; onun mücmel bir sözünü alıp yanlış ma’nâ vermek hatadır.

Cenâb-ı Hak, Hazret-i Âişe vâlidemize yapılan iftirâya karşı bütün Müslümanlara şöyle demelerini emrettiği gibi; Üstâd Bedîüzzamân Hazretleriyle ilgili Müslümanlar ve nur câmiâsı olarak şöyle mukábele etmemiz gerekir:
 مَا يَكُونُ لَنَا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهذَا سُبْحَانَكَ هذَا بُهْتَانٌ عَظيمٌ
Meâli:“Bizim için, söylenen şu sözü ve bunun emsâlini söylemek sahîh olmaz. Ne acâib ve garâibe tesâdüf ediyoruz. Yâ Rabbî! Seni nekáisten tenzîh ederiz ki, şu söylenen söz vâkıın hılâfı büyük bir bühtân ve iftirâdır.”(6)

Hakíkaten böyle bedihî ve açık bir mes’elede, böyle bir zâta isnâd edilen bu yanlışı red etmek fuzûlî olmakla berâber bu mes’eleyi kaleme almak mecbûriyetinde kaldık.

Maksadımız Kur’ân’ı müdâfaa etmek ve Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın Kitâb, Sünnet ve İcmâ’a muhâlefet etmediğini isbât etmektir.
“Kastamonu Lâhikası”nda  “Şefkat yüzünden esâsât-ı İslâmiyyenin hâricindeki bid’at ve dalâlet yollarına sapanları çeviren bir hakíkattır” başlığı altında şöyle buyurmaktadır:
“Meselâ, kâfir ve münâfıkların Cehennem’de yanmalarını ve azâb ve cihâd gibi hâdiseleri, kendi şefkatine sığıştırmamak ve te’vîle sapmak, Kur'ân'ın ve edyân-ı semâviyyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzîb olduğu gibi, bir zulm-i azîm ve gáyet derecede bir merhametsizliktir.”

“Çünkü, ma’sûm hayvânları parçalayan canavarlara himâyetkârâne şefkat etmek, o bîçâre hayvânlara şedîd bir gadr ve vahşî bir vicdânsızlıktır. Ve binler Müslümanların hayât-ı ebediyyelerini mahv eden ve yüzer ehl-i îmânın sû-i ákıbetine ve müthiş günâhlara sevk eden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezâdan kurtulmalarına duâ etmek, elbette o mazlûm ehl-i îmâna dehşetli bir merhametsizlik ve şenî’  bir gadirdir.”

İşte bütün bunlardan anlaşılıyor ki; “cihâd ve cizye”, yalnız insânları değil; kâinâtı dahi küfrün ve zulmün belâsından kurtarıyor. Hem yine anlaşılıyor ki; “cihâd ve cizye”, her ne kadar sûreten menfî görünse de, aslında müsbet bir hakíkatin ünvânıdır. Fakat, maalesef Üstâd Bedîüzzamân’ın dediği gibi, bazan zıd zıddını tazammun eder. Bedîüzzamân (ra), bu husûsu şöyle ifâde etmiştir:

“Zulüm, başına adâlet külâhını geçirmiş; hıyânet, hamiyet libâsını giymiş; cihâda bağy (terör) ismi takılmış, esârete hürriyet nâmı verilmiş. Ezdâd, sûretlerini mübâdele etmişler.”(7)

Görüldüğü gibi, Üstâd Bedîüzzamân (ra), maddî cihâdı  şiddetle müdâfaa etmiş, hattâ asrımızda olduğu gibi o zamân da “cihâdın medeniyyete muhâlif olduğunu” iddiâ edenlerin bu sözlerini reddetmiş, aksine cihâdın, “Kur’ânî medeniyyetin gereği” olduğunu şu sözleriyle beyân ve isbât etmiştir:

“Suâl: Hâl-i hazırdaki medeniyyet, dinî cihâda müsâade etmediği ve fetvâ vermediği halde İslâmiyyet ile bu medeniyyet-i hâzırâ arasında tatbîkát nasıl olur?

“Cevâb: Vaktâ ki medeniyyet, müdâfaa için gayr-i meşrû’ vâsıtaları bile meşrû’ kılıp cevâzına fetvâ verdiği halde nasıl bütün şerîatların tesbît ve emr ettikleri cihâda müsâade ve teşvîk etmeyecek? Dünyâda rezâlet bulundukça fazîletin ona karşı cihâd etmesi zarûrîdir. Muhakkak cihâd ebedidir!!!”(8)

Üstâd Bedîüzzamân (ra) bu cümlelerinde, bütün şerîatların cihâdı tesbît ve emrettiklerini bildirmektedir. O halde, başta Kur’ân ve Rasûl-i Ekrem (asm) olarak, bütün semâvî kitâbların ve peygamberlerin emir ve tatbîk ettikleri bir cihâd hakíkatini hangi kuvvet yeryüzünden kaldırabilir? Hâşâ! Üstâd Hazretleri böyle sarsılmaz bir hakíkate muhâlefet eder mi?

Hem yine bu cümlelerden anlaşılıyor ki, cihâd, her ne kadar sûreten tecâvüz gibi görünse de, hakíkatte tedâfü’’dür, yâni müdâfaadır. Çünkü, cihâd, medeniyyet ve fazîleti rezâlete karşı müdâfaa etmekte ve kâfirlerden cizye alıp onları zelîl ederek, onların rezâletlerine mâni’ olmaktadır. O halde cihâd, hakíkí medeniyyet ve fazîletin bir lâzımıdır, gereğidir.

Hem “cihâd”, yeryüzünü fitne ve fesâddan ve şu asrın ta’bîriyle “terör” denilen “bağy”den muhâfaza etmektedir. Gelecek âyet-i kerîme bu husûsu şöyle beyân etmektedir:
وَلَوْلاَ دَفْعُ اللّهِ النَّاسَ بَعْضَهُمْ بِبَعْضٍ لَّفَسَدَتِ الأَرْضُ وَلَـكِنَّ اللّهَ ذُو فَضْلٍ عَلَى الْعَالَمِينَ
Meâli: “Eğer Allâhu Teâlâ, insânların bir kısmıyla diğer bir kısmını def’ etmeseydi (yâni cihâd vâsıtasıyla kâfirlerin şerrini mü’minlerle bertaraf etmeseydi) yeryüzünde fesâd olacaktı ve yeryüzü onların günâhlarından dolayı fesâda gidecekti, yâni kıyâmet kopacaktı. Velâkin Allahu Azîmüşşân, âlemler üzerine fazl u rahmet sâhibidir. (Cihâdı farz kılmakla bu şerr ve  fesâdı def’ etmiştir.)”(9)

Yine Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri, şerîat-ı teklifiye cihâdı emrettiği gibi, adetullah denilen şerîat-ı fıtriye ve tekvîniye’nin dahi cihâdı emrettiğini şöyle ifâde etmiştir:

“İlmin i’tâsı, ma’nen ameli emrediyor; zekânın i’tâsı, ilmi emrediyor; isti’dâdın bulunması, zekâyı; aklın verilmesi, ma’rifetullahı; kudretin verilmesi, çalışmayı; cesâretin verilmesi, cihâdı ma’nen ve tekvînen emrediyor.”

Risâle-i Nûr’un çok yerlerinde Hazret-i Üstâd (ra), cihâd-ı maddînin farzıyyetini, Rasûl-i Ekrem (asm) ve ümmetinin cihâd ile vazîfedâr olduğunu beyân etmiştir. Şöyle ki:
“İncil'de, İsâ’dan sonra gelen ve İncil'in birkaç âyetinde ‘Âlem Reisi’  ünvânıyla müjde verdiği nebînin ta’rîfine dâir:   معه قضيب من حديد يقاتل به و امته كذلك İşte şu âyet gösteriyor ki: ‘Sâhibü’s-seyf ve cihâda me’mûr bir peygamber gelecektir.’ Kadîb-i Hadîd, ‘kılınç’  demektir. Hem ümmeti de onun gibi sâhibü’s-seyf, yâni cihâda me’mûr olacağını,
Sûre-i Feth'in âhirinde : وَمَثَلُهُمْ فِي الْإِنجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ      
يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ       âyeti, İncil'in şu âyeti gibi, başka âyetlerine işâret edip, Muhammed aleyhissalâtü vesselâm sâhibü’s-seyf ve cihâda me’mûr olduğunu İncil ile berâber ilân ediyor.”
(10)

“Hem İncil'de, esmâ-i nebevîden ‘Sâhibü’l-Kadîbi ve’l-Herâve’ yâni, ‘seyf ve asâ sâhibi.’ Evet, sâhibü’s-seyf, enbiyâlar içinde en büyüğü; ümmetiyle cihâda me’mûr, Rasûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmdır.”(11)

Üstâd Bedîüzzamân’ın daha bunlar gibi pek çok ifâdelerinden de açıkça anlaşılıyor ki, o zât (ra), nass-ı kat’î ile sâbit olan “cihâd”ı -hâşâ- reddetmek değil, tam aksine onu şiddetle müdâfaa ve emretmiştir. Hem kendisi 500 talebesiyle berâber Birinci Cihân Harbi’ne katılmış ve o devirde Hıristiyan olan Ruslara karşı bilfiil cihâd-ı maddîyi yapmıştır. (Bu cümleye dikkatinizi çekmek isterim !) Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, beşyüz talebesiyle katıldığı ve netîcede beş yüz talebesinin şehâdet mertebesine ulaştığı Rus Harbi’nde bizzât  Hıristiyanlarla savaşmıştır. Zîrâ, o gün Rus, Hıristiyan idi.

Ammâ daha evvel de îzâh edildiği gibi “cihâd-ı maddî”, yalnızca hâricî küffâra karşı yapılır. Dâhilde ise ma’sûmların zarâr görmemesi ve âsâyişin ihlâl edilmemesi ve hâricî küffâra karşı Müslümanların zayıflatılmaması için maddî cihâd değil, “ma’nevî ve ilmî cihâd” gerekir. Onun için Bedîüzzamân (ra) Hazretleri de umûm İslâm âlimleri gibi dâhilde maddî mücâhedeye girmemiş, dâimâ âsâyişi muhâfaza etmiş ve ilmî mücâhedeyi deruhde etmiş ve talebelerine de bunu emretmiştir.

Şimdi o zâtın hâricî küffâra karşı maddî cihâd ile alâkalı bu kadar ifâdeleri varken ve Kitâb ve Sünnetin bu husûstaki muhkem emirleri de gáyet açıkken; bütün bunlardan sarf-ı nazar ederek, dâhildeki mücâhede ile alâkalı sözlerini hârice teşmîl etmek ve ba’zı ifâdelerini de makám ve maksada ve zamânın şartlarına bakmadan te’vîle kalkmak, büyük bir hatadır.
(Devam edecek…)

DİPNOTLAR :
1.Lisânü’l-Arab, Kámûs-i Muhît, Tâcü’l-Arus
2.Tercemetü’l-Kámûs
3. el-Muncid
4.Mevsuatü’l-Fıkhiyye 16 / 124 ; Kámûsü’l-Fıkhiyye 1 / 7
5.Kitâbü’t-Ta’rîfât
6.Nûr Sûresi, 16.
7.Hakíkat Çekirdekleri, 35.vecîze
8.Arabî Hutbe-i Şâmiyye, Teşhîsü’l-illet
9.Beyzavî, İbni Abbâs, Bakara Sûresi, 251
10.19.Mektûb
11.19.Mektûb

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
20 Yorum