1. HABERLER

  2. BEDİÜZZAMAN

  3. Bediüzzaman için gecikmiş bir Nobel talebi
Bediüzzaman için gecikmiş bir Nobel talebi

Bediüzzaman için gecikmiş bir Nobel talebi

Tartışma ile gündeme gelen konu...

A+A-

Risale Haber-Haber Merkezi

Bediüzzaman Said Nursi’yi eleştirirken "Hakan Yalman adındaki müridi, 'Quantum Fiziği ve Bediüzzaman-Gecikmiş Bir Nobel Talebi' diye kitap bile yazdı!" ifadesini kullanan Soner Yalçın’ın iddiasına Hakan Yalman cevap vermişti.

Cevabında “Bu başlıkta kitap yazmadığını, bunun bir makale başlığı olduğunu açıklayan Yalman, kendisinin Said Nursi'nin müridi olmadığını çünkü Risale-i Nur hareketinde şeyh-mürit ilişkisinin bulunmadığını söyledi.”

Dr. Hakan Yalman’ın tartışma ile gündeme gelen yazısı yıllar önce Köprü dergisinde yayınlanmıştı. İşte o yazı:

Quantum Fiziği ve Bediüzzaman —Gecikmiş Bir Nobel Talebi—

Yakın geçmişte sık sık reklamlarda izlediğimiz bir İngilizce dersi sahnesi günlük hayatımıza ait bazı değerleri ve hayata bakışımızı sorgular özellikler taşımaktadır. İngilizce dersinde yaşlıca bir bayan öğretmen telefonu göstererek öğrencisine bunun ne olduğunu sorar. Öğrenci banka olduğunu söyleyince öğretmen şaşkın ve hayretler içerisinde bir bakışla sorusunu tekrarlar. Yine aynı cevabı alınca öğrencinin dalga geçtiğini düşünerek onu ciddiyete davet eder. Ancak öğrenci telefonun başına geçip çevirdiği numara ile telefonun banka fonksiyonu gördüğünü ispatlar ve hocanın dünyadan haberi olmadığını ifade ile sınıfı terk eder. Başka bir nesneyi göstererek öğretmenin sorduğu soruya diğer öğrencinin verdiği cevap ilginçtir “Valla hocam ne desem bilmem ki?”

“Ne desem bilmem ki?” çok muğlak, fazla bir anlam ifade etmeyen bir cevap belki ama eşyanın özünde var olan belirsizliği, sebep sonuç silsilesinin işleyişinde net ve belirgin olan geçişlerin, tek düze işleyişin temelindeki kaosu ve muğlaklığı ifade ediyor.

20. yüzyılın başlarında insanlığın yaşadığı en önemli gelişmelerden biri, Quantum fiziği ile tanışmak oldu. Atom içi alemi makro alemden edindiği yaklaşımlar ve buranın bilgi teçhizatı ile anlamaya çalışan insanoğlu, her soruda ayrı bir şaşkınlık yaşadı. “Bu nedir?” sorusuna bulunan cevap “hem dalga, hem tanecik; ne dalga ne tanecik” oldu. Bir şeyin ya dalga ya da tanecik olması gerektiğini, aynı anda hem dalga hem tanecik olamayacağını düşünen insan için bu, çok şaşırtıcı ve anlaşılması güç bir durumdu. “Nerede?” sorusuna cevap “momentumu belli değilken yerini bilebiliriz; aksi taktirde bilinmesi mümkün değil” idi. Yani “Heisenberg Belirsizlik Prensibi” atom içi varlıkların yeri hakkında da bir muğlaklık getiriyordu. “Ya oradadır ya değildir! Bakarsın, eğer görmüşsen oradadır, görmemişsen değildir.” yaklaşımına çok ters bir durumdu. Sonra, bakmak da çok şey ifade etmiyor, çünkü, bu alemde gerçekler gözlemciye göre şekilleniyordu. Gözlemcinin şekillendirdiği gerçekle, objektif gözlem ve bilimin objektifliği de gerçekliğini yitiriyordu. Günümüzden yaklaşık yetmiş seksen yıl önce dünyamıza giren ve ona bakışımızı önemli ölçüde değiştiren ve değer yargılarımızı alt üst eden Quantum fiziği, Quantum mekaniği ya da partikül alemi kanunları, Paul Davies’in kitapları ile özellikle Amerika’da ve dünyanın pek çok yerinde insanların yakın ilgi alnına girmiş, ancak ülkemiz insanlarının pek dikkatini çekmemiştir.

Oysa bu sadece bilim adamlarını ilgilendiren, teknolojik gelişmelerde çok farklı boyutlar ortaya koyan ve yalnızca teknolojik ürünlerle hayatımıza giren bir gelişme olmamalıydı. Bu yeni gelişme en az dünyanın yuvarlak olduğunun öğrenilmesi, Newton’un çekim kanunu, Einstein’in izafiyet teorisi kadar eşyaya bakışımızı, varlıkların hayatımızdaki anlamını değiştirecek önemli bir gelişmeydi. Kendimizi, alemi, varlıkları anlamada; bu anlam doğrultusunda kimliğimizi şekillendirmede çok önemli bir keşifti bu. Amerika’nın keşfinin dünya tarihini etkilemesinden daha fazla yaşantımızı ve iç dünyamızı etkileyecek olan bu gerçekliğin, sosyal hayata yansıması, oradaki tezahürleri, makro alem ve mikro alemin birbirinden çok farklı ve bazen birbirine çok zıt kuralların birleştiği nokta, bizi yakından ilgilendirmekteydi. Bu noktada partikül aleminin kurallarını sosyal gerçekliğimize başarı ile taşıyan Alev Alatlı’nın “Schrödinger’in Kedisi” adlı romanı, ülkemiz insanının bu konu ile tanışması ve onu günlük hayatına taşıması açısından çok önemli bir atılım oldu. Erwin Schrödinger önemli bir Quantum fizikçisi ve bu alanda sık uygulanan “düşünce deneylerinden” biri, onun kedi deneyi.

Bu düşünce ya da hayal ile gerçekleştirilen deneyde kedi, kapalı bir kutu içerisinde hayal edilmektedir. Bu kutu içerisinde zehir dolu tüp ve bu tüpü kıracak şekilde monte edilmiş bir çekiç yer almaktadır. Çekici harekete geçirecek mekanizma bir detektöre bağlı işlemektedir. Detektör ise ışıkla çalışmakta, ışık detektöre parçacık olarak çarparsa mekanizma işlemekte, dalga olarak çarparsa işlememektedir. Işık detektöre yüzde 50 ihtimalle dalga, yüzde 50 ihtimalle tanecik olarak çarpmaktadır. Bu bir deney olmaktan öte Quantum dünyasını idrakimize yakınlaştıran bir temsildir aslında. Kedinin yaşadığı kutu aslında Quantum dünyasının küçük bir misalidir. Bu dünyadaki kurallar bizim pozitif, net, kararlı olarak algıladığımız makro alemin kurallarına benzemezler. Burası imkân dairesidir. Yani, her şey mümkündür. Hem dalga hem tanecik, ne dalga ne tanecik gerçeğini bu kutu bizim ölçülerimizde anlatır.

Kutuya dışarıdan bakıyorken “Kedi canlı mı? ölü mü?” sorusunun cevabı “ne canlı, ne ölü”dür. Kutu açılmadığı sürece kedinin hayatı ile ilgili hükümler “canlı” ya da “ölü” oluş hali üst üste binmiştir. Yani hem ölüdür, hem de canlı. Belirli bir zaman kesitinde kutu açılmadan verilecek hüküm budur. Kedinin ölü ya da canlı olma halinin netleşmesi ancak kutunun açılması yani gözleme açılması ile mümkündür. Gerçek ise gözlemciye göre şekillenmektedir.

Hadsiz ihtimallerden tek ihtimale iniş gözlemle olmaktadır. Hadsiz ihtimaller, Quantum gerçekliği tek gerçeklik ise makro alemdeki görüntüsüdür. “Dalga işlevinin çöküşü” şeklinde adlandırılan bu durum, cumhurbaşkanı seçimi için oylama yapılmada önceki pek çok senaryonun, oylama sonrası tek gerçeğe indirgenmesi gibidir.

Quantum fiziği hayatımızı çok derinden etkileyecek değişikliklere yol açıyor. Şuur ve beden, gözlemci ve nesne, fert ve kainat, ben ve öteki arasındaki ayrımlar daha azalacak belki de ortadan kalkacaktır. Çekirdeği bir insan büyüklüğünde olan atomun en yakın elektronu, 55 katlı bir gökdelenin tepesinde küçük bir top misali olan ve 55 katlı bina kadar mesafenin boşluk ve mutlak varlığına olan bakış da farklı boyutlar kazanacaktır.

Bir tarafta “kütlenin korunumu kanunu”ndan bahsederken diğer taraftan kütlesiz partiküllerden söz edilir olmuştur. Esrarengiz bir dünya, Nick Herbert’in kelimeleri ile “bizlerin keşfedeceği her şeyden daha garip. Sanki bizler kendimizin oluşturmadığı yeni bir dünyaya ışınlanmış gibiyiz. Geçtiğimiz 50 yıl boyunca fizikçiler bunu anlaşılabilir hale getirmeye çalıştılar ama başaramadılar”1

Rockefeller Üniversitesi fizikçisi ve “Kozmik Kod: Tabiatın Lisanı Olarak Quantum Fiziği” isimli eserin yazarı Heinz R. Pagels “Quantum dünyası, bizim gündelik hayatta yüz yüze olduğumuz kurallarla şekillenmemiştir.2 diyor.

Bütün fizikçilerin üzerinde birleştiği bir nokta var ki; her ne ise de, bu Quantum dünyası gerçekten böyle normal dışı ise hakikat bir anlamda sizin bakıp bakmadığınıza göre şekilleniyorsa, çok büyük bir düzen içinde işleyen kainat, ihtimaller üzerine inşa edilmişse, katı olarak gözüken maddeler kendine ait hiçbir boyutu olmayan şeylerden oluşmuşsa, bu gerçekler bizim de dünyaya, olaylara bakışımızda farklılıklar getirmelidir.

Quantum mekaniği, atomik yapının teorisi olarak başlamakla birlikte, boyutları bunun çok ötesine uzanmıştır. Maddenin makro alemde gözüken özellikleri buradan bakışla da izah edilmelidir. Mesela, bakırın renginin kırmızılığı ve iletkenliği, elmasın sert ve parlak oluşu, suyun nasıl donduğu ve kar tanelerinin neden altı yüzlü dolduğu bu teoriyle izahını bulabilir. Harvard’lı fizikçi Sheldon Glashow’a göre: “Gördüğümüz, kokladığımız, dokunduğumuz, hissettiğimiz veya işittiğimiz hemen hemen her şey pek çok elektron ve hücre çekirdeği arasında cereyan eden Quantum mekaniği ilişkilerine indirgenebilir.”3

Hatta insanlar arası ilişkiler, sosyal ve siyasal olaylar, ibadet, sevgi, savaşlar... gibi daha sayabileceğimiz pek çok kavram Quantum mekaniği ilkeleri ile izah edilebilir. Bu izahlar ise Newton’un mekanik prensipleri ve Aristo’nun düz mantığı ile şekillenmiş Yunan felsefesinin hakim olduğu zihinlerimizde, ciddi sancılara ve şaşkınlıklara yol açmaktadır. Küçük yapı taşlarından büyük nesnelerin oluşturduğu, kanunların işlediği ve bu kanunlar doğrultusunda sebep-sonuç ilişkilerinin belirlendiği bir yaklaşımla eşyayı anlamaya çalışırken, yapı taşının kendi başına bir yapı olması, sebep sonuç bağlantısının alt üst olması dünyamızı da alıştığımız ve öyle olmasını arzu ettiğimiz netlikten ve bir adım ötesini görebilmekten uzaklaştırmış ve “belirlenemezcilik,” “endeterminizm” gibi yaklaşımlar doğmuştur.

“Popper fizikte de siyasette de belirlenemezcidir (enderminist). Tarihinin gelecekteki akışını bilimsel olarak önceden kestirmenin mantıkça olanaksızlığını, ilkin The British Journal for the Philosophy of Science’te (İngiliz Bilim Felsefesi Dergisi’nde çıkan “Inderminizm in Quantum Physics and Classical Physics” (Quantum Fiziğinde ve Klasik Fizikte Belirlenmezcilik) başlıklı bir yazıda ileri sürmüştür. Bu görüşünün bir yöndeki gelişimi, siyasal özgürlüğü savunmasının ve Marksizmi eleştirmesinin bir bölümünü oluşturmuştur; bir başka yöndeki gelişmiyse, onu olasılığın eğitimci bir kuramı (pronpensity theory) üstünde çalışmaya götürmüştür. Bu kuram, Quantum fiziğine uygulanınca madde kuramının bir yanda Einstein, de Broglie ve Schrödinger ile öte yanında Heisenberg, Niels Bahr ve Max Borun’un yer aldığı tarihsel ayrılmaya ilişkin kimi sorunlarına bir çözüm getirmektedir”4

Quantum mekaniğinin sosyal hayata yansımalarını çok başarılı bir şekilde ortaya koyan ve mükemmel bir kurgu ile romanlaştıran Alev Alatlı’nın, Schrödinger Kedisi’ndeki ifadeleri çok etkileyicidir. “1950-2035 yılları arasında yaşayan Çankırı doğumlu psikoterapist İmre Kadızade’nin, yıldızların İblis’i recmetmekte kullanılan toplar olarak göründükleri bir ortamdan 21. yüzyıla, yeni fiziğe, kaos teorisine, saçaklı mantığa uzanan zihinsel cenklerin hikayesidir.”

İmre Kadızade, gelecekten günümüze bir bakışla, bir dönem Türkiye’si insanlarına “afazi” teşhisini koyuyor. “Çevreden gelen sesli yazılı uyarıların kişide hiçbir izlenim uyandırmadığı bir boşluktur, silinmişliktir.”5 şeklinde tarif edilen afazi, yaşadığımız dönem içerisindeki Türklerin birbirini anlayamamasındaki temel problem olarak ortaya konuyor. Bu dönem insanlarını gelişimini tamamlayamamış, sadece duyduklarını tekrarlayıp, anlamla kavram bağlantısını kuramamış, “ekolali” düzeyindeki bebeğin konuşmasına benzer bir lisanla anlaşmanın olmadığı bir ortamda yaşayan varlıklar olarak tarif etmektedir. Kendi değerleriyle, sahip olduğu kavramlarla değil de Batıdan aldığı kavramlar ve değerlerle hayatı anlamaya çalışan bu dönem insanlarının yaşadığı bunalımlar, başarılı bir şekilde ortaya konmaktadır. Bu alınan kavramlar içinde Batı ve Yunan Felsefesinin şekillendirdiği her şeye bir isim konup, bunlar arasındaki bağlantıya kanun namını veren bakışla, Doğunun eşyayı anlamada ve olaylara bakıştaki zenginliğinin ve genişliğinin yitirilmesi ile belki de gerçekle bağlantımızı kopardığımızı ifade etmektedir. Nasrettin Hocanın davacıya da davalıya da “haklısın” diyen ve ardından her ikisinin de haklı olmasının mümkün olmadığını iddia eden şahsa da “haklısın” diyen yaklaşımın aslında kaybettiğimiz duruşumuz, kendimizi ifade noktamız olduğunu ifade etmektedir.

“Eski Türkiye” diye ifade edilen ülkemizin “İstiklâl Marşı”nı hatırlatan tonlama ise başladığı ifade edilen şu metin, gerçekten ilginçtir: “Korkma! Dağlar koni, bulutlar küre, yıldırımlar şakuli değil! Doğrusal denklemler, sahici dünyanın mecazıdır, gerçek, doğrusal denklemlerden ibaret değil!

Yerel küreselden farklı olabilir. Bileşik sistemlerde intizam, çalkantıyla el ele yürür. KAOS, oluşanın bilimidir, geçmişin değil. Mekândan münezzehtir, tutarlıdır, hesaba gelir. KAOS’ tan korkma!

Bu şehirde akide şekerinin yapıldığı günleri hatırlar mısın? Ya da annenin talaş böreğini? İki ucundan çekilip sündürülen, ortadan katlanan ve tekrar sündürülen şekeri? Yaprak yaprak ayrılan hamuru? Pişmaniyeyi? Maddenin her çekilişi; her katlanışı, onu oluşturan yan yana tanecikleri savurur ama bütün, yeni bir düzene oturacaktır. Yerel savrulurken bütün dingindir. Savruluş aslında bir serüvendir, serüvenden korkma!

Büyük meseleleri, büyük programların halledebileceğinin düşünüldüğü günler geride kaldı. Küçücük müdahalelerin, kendileri gibi küçücük sonuçlar doğuracağı düşünüldüğü için, küçümsendikleri günler de öyle. Zaman ve mekânın mutlaklığı Newtonsal illüzyondan ibaretti, görecelik yıktı. Quantum teorisi, ölçümleme sonuçlarının kesinliğine ilişkin rüyalardan uyandırdı. Laplace’cıların geleceğin öngörülebileceğine dair fantezilerini de KAOS bilimi yok edecek.

Dinamik sistemler hayal bile edemeyeceğimiz karmaşık kurallara göre çalışır. Bugün, İstanbul’da kanat çırpan bir kelebek, bir ay sonra Pir’in Dergâhında kasırgalara neden olacaktır. İnan ve korkma!”6

Daha sonra yeğeni Devrim’in kendisine bir dünya kurmasını yardımcı olamadığı ve bu dünyada oluşan sağlam kimlik ve karakterin şekillenmemesi nedeniyle eroin bağımlısı olması ve intihar etmesi ile ilgili yargısı esnasında İmre Kadızade’nin şu cümleleri de çok çarpıcıdır: “Sayın Yargıç, bizler kaosu görmemeye öğretilmiştik! Evet öyle! Öğretilmiştik! Modernizm eski Türkiye’de yaşayan izleri sıfır noktasında bir sistemin, meselâ, sivri ucunda dik duran bir kalemin, bir çocuğun durumunda meydana gelen çok küçük bir değişikliğin kendisinden sonra gelen ve zamanla üstel biçimde büyüyen bir değişikliğe yol açtığını görmeme yolunda şartladı! Deselerdi ki, ‘İnönü Stadı”nda penaltısını atmaya hazırlanırken Hakan, o dakikalarda ABD’nin Arizona Eyaleti’nde yere düşen yaprağın atmosferik etkisini göz önünde bulundurmak durumundadır,’ hiç kuşkusuz küfrederdik!

Bizler, gaz kaçaklarını kibrit aleviyle kontrol eden insanlardık. Ayrıntıların esası etkilemeyeceğini varsayımı tartışmasız kabul görürdür. ‘Bir şeycikler olmaz, abi!’ Oysa, hayatın kendisi başlangıç durumuna pamuk ipliğiyle bağlıydı. Üniter Devletimizin Cumhuriyet ilkelerine pamuk ipliği ile bağlı olduğu gibi. Entelijensiyamızın demokrasiye pamuk ipliği ile bağlı olduğu gibi. Halkımızın batılı değerlere pamuk ipliği ile bağlı olduğu gibi.”7

Yine aynı mahkeme heyetine Kadızade’nin şu hitabı, başımızı ellerimizin arasına alıp, her şeyi tekrar tekrar gözden geçirmemiz ve derin düşünmemiz gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır:

“Yüce Koalisyon’un Sayın Batılı Mahkeme Heyeti, sizler daha on dokuzuncu yüzyılda her şeyi fen’e vuruyor, fen ile açıklıyordunuz. Kainatı ve onun tamamlayıcı parçalarını ölçüp biçiyordunuz. Kainatı ve onun tamamlayıcı parçalarını ölçümleriniz doğrultusunda anlamlandırıyor, kainata ve onun tamamlayıcı parçalarına dair fikirlerinizi ölçümleriniz doğrultusunda şekillendiriyordunuz. Ne ki, Einstein haklıydı. Ölçümlerinizin hassaslaştığı ölçüde hayatın bütünü belirsizleşti. Bulgularınızı bize de dayattınız. Dünyanın bu tarafında, bizde, bir şeyi iyi ya da kötü olarak nitelemek her geçen gün biraz daha zorlaşır oldu.

Heyhat! Sizler grudger kuşlarının varlığını keşfetmeseydiniz, bizler Doğu da “kin” denilen duygunun mutlaka kurutulması gereken kötü bir alışkanlık olduğunu inanmaya devam edecektik! Engel oldunuz.

Ölçümler hassalaşır, kesin çizgiler kaybolurken, iyi ve kötü üst üste bindi. Fen, din ve felsefenin içini daha önce boşaltmıştınız, sıra töre ve ahlaka gelmişti. Töre ve ahlak, can çekişiyordu, çünkü her şey gibi doğru/yanlış da bilimin kurgusal ya da verili doğrularına indirgenmişti. Bu doğruların, kesin bile olmadıkları şöyle dursun, olması gerekenin olandan türetilmediği gibi sorun her zaman vardı. İnsanlar ahlaki değerleri Allah’a değilse felsefeye dayandırmaya çalışmışlar, bunların işe yaramadığı zamanlarda da toplum ya da devlet mantığından yani kaba kuvvetten medet ummuşlardı.”8

Bilim adı altında kendi kurgumuz olan kurallar bütünün hayatımıza yaptırım gücü olan bir kavram olarak girmesi Kadızade’nin dilinde şu şekilde ifade ediliyor; “İster fen bilimlerinde, ister sosyal bilimlerde, ister toplumsal yaşamda, her şeyi doğru ya da yanlış olarak nitelemenin gerçek ile ilgisi olmadığını, bu nitelemelerin önceden koyulan kurallarla ilgili olduğunu idrak etmesini sağlamaya çalıştım. Yanlış, kurallara ters düşendi, doğru ise ters düşmeyen.

Bir oyun kurmuştuk, briç gibi satranç gibi. Tabiatta olmayan bir şekil kurgulamıştık, üçgen gibi, piramit gibi. İşin matrak yanı, üçgenin açılarının toplamının yüz seksen derece olduğunun saptanmasının ‘bilimsel bir zafer!’ olarak algılanmasıydı, sanki başka türlü olabilirmiş gibi. Sanki, adına satranç denilen olayda kalenin çapraz gitmemesi şaşırtıcıymış gibi.

Bilim denilen şey, bilim adına yapılan her şey, koyduğumuz kuralların diğer telmihlerini saptamaktan ibaretti. Kalesi çapraz gitmeyen, atı L şeklinde hareket eden, fili ancak şunu yapabilen, şu kadar taşlı bir oyunun telmihleri nelerdir? Sayısızdılar, tabii. Sayısız kombinasyonlar mümkündü ve insanlar bu kombinasyonları ortaya döktüklerinde etkileniyor, sevinmiş oluyorlardı. Çünkü kuralları koyanların kendileri olduklarını unutmuşlardı, sonuçlarıyla oyalanıyorlardı. Matematikçiler bitmez tükenmez çıkarsamalar yapıyorlar, kurallara ters düşmedikleri için de başarılı oluyorlardı! Başarı, çoğu zaman ömür boyu süren bir turu başlanılan yerde bitirme becerisinden ibaretti. Çarpım işleminin sağlamasını yapmak, yani ilk kurallara ters düşmemek, başarı buydu. Nereden bakarsanız bakınız, ‘başarı’ bir büyük totolojiden ibaretti.

O günlerde en çok da borsadaki ‘teknik analiz denilen tekniğe gülüyordum. O yıllarda ‘teknik analiz’ denilen bu yöntem, hisse senedi hareketlerini kestirmek için kullanılıyordu. İnsanlar kendi koydukları kurallara kendilerinin nasıl tepki vereceklerini tahmin etmeye çalışıyorlardı. Ne tuhaf! Önce altından bir buzağı yapıp, o buzağı tanrı ilân edip, sonra da insanların bu tanrıya tepkilerini incelemek ve bu tepkilerden ‘bilim’ üretmek... ve sonra dönüp bu ‘bilim’e de ayrıca tapmak!”9

“Bakın. Cumhuriyet Maarifi, bizi ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ doğrultusunda eğitirken, pozitivizmin gereği olarak doğrusal neden-sonuç ilişkilerinde yoğunlaşmıştı. Sistem, ‘şunu şöyle etkilersen bu sonucu alırsın’ şeklindeki Kartezyen dünya görüşünü öylesine başarıyla dayatmış ki, ‘Osmanlı İmparatorluğu neden battı?’ gibi canhıraş bir soruyu, ‘Padişahlar zevkü sefa alemine daldılar da ondan’ diye fevkalade indirgemeci bir neden ileri sürerek mükemmelen cevaplayabiliyorduk. Ya da ekonomik geri kalmışlığımızı ‘Müslüman olmamızla’ ya da, sosyal güvenlik sisteminin batıyor olmasını ‘emeklilik yaşıyla’ açıklayıp bitirebiliyorduk”10

Bu arada Kadızade’nin sorumlu tuttuğu kesimlerden biri de İslam aleminin tarihinin şekillenmesinde önemli kilometre taşları olan alimlerdir. Bunların da Batı medeniyetinin tesiri altında ve Yunan felsefesinin etkisi ile Aristo mantığına hapsolduğunu ve buradan bakışla da İslâm’ın “bilimsel” olarak ele alınması mümkün olmayan pek çok kavramının idrakinde problem yaşandığını ifade etmektedir. Kendi sahip olduğumuz ölçüler içine “Allah” kavramını sokmaya çalıştığımızda, O’nu insanileştirmek büyük problem olarak önümüze çıkmaktadır. Hıristiyanlığın uzun saçlı, ak sakallı tanrı tasvirlerine benzer şekilde, özellikleri sadece insanlara benzer tarzda algılanmış, insanların sınırlılığı ötesine geçmemiş bir ilah anlayışı, dünyanın ve pozitif kanunların sınırlılığına hapsolmuşluktan kaynaklanmaktadır. Böyle bir tanrı anlayışı “Antropomorfik Tanrı” olarak adlandırılmaktadır.

“Antropomorfik Tanrı âlim-i mutlak olamaz, çünkü bu dünyaya ait olup da, yüzde yüz doğru yada yüzde yüz yanlış olduğunu kanıtlamış tek bir veri yoktur. Bu dünyaya dair bütün hükümler bütün düzenlemeler, bütün ideolojiler kırçıldır. Derece meselesidir. Oysa, Allah zar atmaz! Zar atan ya insanadır ya da insanlaştırılmış Tanrı.

İnsanlık tarihi, sahici dünyanın fenomenleriyle halleşemedikleri için ideolojik teorisyenliğe soyunanlarla doludur. Bilim tarihi, uğraş konuları mutlak kontrolleri altına alamıyor olmaktan hoşlanmadıkları için fiziği bırakıp matematiğe geçenlerle doludur. Kurgusal olgular üzerindeki kontrolümüzün elle tutulur nesneler üzerindeki kontrolümüzden daha fazla olduğu doğrudur. Ama bu kontrol dahi bir derece meselesidir. Teoriye oturtmadıkları için türbülansı, kaosu görmezden geldiler, yıllarca yok saydılar matematikçiler.

Siyasi İslâm’ın Allah’ı, antropomorfik bir Tanrı olarak, kimi zaman bir holding koordinatörü, kimi zaman bir istihbarat başkanı gibi davranmak zorundadır. Siyasi İslâm’ın Tanrısı, ‘Ya özgürlük ya ölüm!’ türünden 0/1, siyah-beyaz, sloganlara iltifat etmeli, hatta gerektiğinde Tevrat’ın Yahovası gibi Yakup’la güreş tutabilmelidir. Siyasi İslâm’ın Tanrısı, suretinde kurguladığı insan gibi, ak-karayı tutturmak için gerçek fenomenleri görmezden gelmeli, geri basmalı, gerekirse saçmalamalı, uydurmalı, geçiştirmeli, abartmalı hatta düpedüz yalan söyleyebilmelidir. Siyasi İslâm’ın Tanrısı, tıpkı bir insan gibi, bir ideolog gibi, bir matematikçi gibi, tertiplediği kurgusuna uymayan fenomenleri yok saymalı, kırmalı düzenlemeli, tanımları durumu kurtaracak şekilde saptırabilmelidir. Siyasi İslâm’ın Tanrısı, başka türlüsünü yapamaz çünkü insan suretindedir.

Siyasi İslâm’ın Allah Kurgusu Şirktir

Nasıl ki, yeterince yakından bakıldığında bir hücre nerede başlar, nerede biter görülemez, yeterince yakından bakıldığında kimin Müslüman olup kimin olmadığı da görülemez! Kâfir, mümine; elin bileğe, bileğin, kola, beden atomlarının dünyanın atmosferine, atmosferin atomlarının uzaya geçtiği gibi geçer.

İman bir derece meselesidir, küfür bir derece meselesidir. Ama bu gerçek yok sayıldı, çünkü siyasi İslâm’ı, İslâm düşüncesini Aristo mantığı, Aristo bilimi yönlendirdi! Yahova aşılamadıysa, Aristo aşılamadığı içindir.

Putperest Yunan’a dönüş, Rönesans, sadece Hıristiyan dünyasında olmadı. İslam’ın da Rönesanssı var. İslam’ın Helenleşmesi var. Yunan, İslam medeniyetinin kökeninde de var. 830’da Bağdat’ta kurulan Hikmet Evi, Beyt-ül Hikmet, bilimler akademisi, yirmi yıl içinde Aristo’nun, Eflatun’un, Öklid’in, Hipokrat’ın, diğerlerinin neleri var neleri yok çevirdi. Müslüman aydınlar, Yunan felsefesini Kur’an’la uzlaştırmaya davrandılar. Aristo’nun Organon’u Yunan mantığının özüdür. Müslümanlar Organon’u sular seller gibi öğrendiler.

Mutezile mezhebi, daha 700’lü yılların ortalarında oradaydı. Mutezile, bazı şeylerin ilkesel olarak bilinemez olduğunu, matematik formunda kanıtlayan Heisenberg’in öncüleri! Mutezile, Harun Reşid’in ve oğlu Memun’un Müslümanları Helenleştiren mezhebi.

Sonra, Feylesef-ül Arab, el Kindi. Pitagoras matematiğini bütün bilimlerin temeli olarak benimseyen adam, Matematik bilmeyenin felsefe yapamayacağı konusunda Eflatun’la aynı fikirde olan adam. Tıp, ecza ve müziği matematiğe döken adam. Aristo İlâhiyatı’nı Arapça’ya çeviren adam. Aristo’yu, Eflatun’la uzlaştırmaya çalışan adam. Öklid geometrisiyle yatıp kalkan adam. Rager Bacon’a, Optik konusundaki düşüncelerini veren adam.

Sonra, dünya felsefe tarihinde isim yapan ilk Türk, Türkistanlı Farabi. Aristo’nun Fizik’ini kırk kere! de Anima, Ruha Dair’i iki yüz kere! okuyan adam. Falsofa Aristotalis’in yazarı. Geride bıraktığı otuz dokuz kitabında Aristo’yu anlatan adam.

Sonra, büyük mantıkçı, İbni Sina. Aristo’nun Metafizik’i ile büyüdüğünü söyleyen adam. Kanun adlı kitabında, Aristo’dan Hace-i Evvel, diye bahseden adam. Aristo’ya Aziz Thomas Acquinas da öyle derdi: The Filozof! Dante de öyle, Bilenlerin Ustası!

El Biruni var. Ortaçağın en büyük matematikçisi olarak bilinen, dünyaya cebiri armağan eden Muhammed İbni Musa el Harizmi var. Ne tuhaf! Harizmi, 780, Hive doğumlu. O, Hazar Denizi’nin doğusundan, Lütfi Askerzade batısından, tesadüf olabilir mi?”11

Sonuç olarak, Kur’an Medeniyeti zaman içerisinde felsefe ile bulanmış ve Kur’an’ın hayata taşıdığı değerler dejenere olmuştur. Makam-ı alâ’dan yani varlığı ve bütün âlemleri ihata edebilecek yükseklikten bakan ve vahye dayalı hükümler ortaya koyan Kur’an’ın, Külli Akıl’ın, hükümleri insanların dar akılları ve sınırlı duyularının verileri ile çıkarılmış hükümlerin sınırlılığı içinde anlaşılsın istenmiştir. Bu gelişmenin sonucunda “Ne güzel yaratılmış!”ın yerini “Ne güzel!” almış; niyet’in ve nazar’ın da eşya üzerinde etkili olabileceği ve eşyanın bu yolla ayine olabileceği göz ardı edilip, sabit varlıkların sürekli işleyen kanunların emrinde mekanik bir tarzda verildiği makinalaşmış bir kainat algısı hakim olmuştur. Bu, İslam alemi içinde de yerleşen bir bakış olmuş ve Kur’an medeniyetinin yerini Batı medeniyeti ismen olmasa bile fiilen almıştır. Asıl kötü olan da hastanın hastalığın farkında olmamasıydı. Yani Kur’anın emirleri doğrultusunda yaşıyor oldukları zannı ile insanlar Batı Medeniyeti’nin tüm değerlerini hayatlarına aktarmışlar ve onun ölçüleriyle yaşamaya başlamışlar.

Böyle bir durumda, asla dönüş ve yeni bir medeniyet oluşturulması ya da Kur’an Medeniyeti’nin tekrar ihyası asrın en önemli vazifesi olarak gündeme gelmişti. İnsanları kendi kurguları olan dünyadan ve o dünyanın izafi hükümleri olan olur/olmaz, bu budur/şu şudur, bundan şu çıkar/bu şuna yol açar gibi hükümlerin sahici dünyanın hükümleri ile tekrar ifadesi, yani Kur’an’ın ışığında değerlendirilmesi ihtiyacı çok şiddetlenmişken; Bediüzzaman Asr-ı Saadetten, Hz. Muhammed’den (asm) aldığı feyz ve Kur’an’dan direk alınan hakikatlerin sünnetle yorumu sonucu, Külli Aklın verilerini oluşturan Risale-i Nur meyvesini sundu. Bu Kur’an medeniyetinin tekrar ihyasını hedefleyen, eşyaya ve ondan esmâya uzanan yolda varlıkların ve kavramların anlamlarını yitirmişliğine çare olmaya çalışan bir atılımdı. Asr-ı Saadette mücessem putlara ve onların gerisinde idrakte, iç alemlerde mana ile bağlantısı kopmuş kavramlara karşı verilen mücadele, geçmiş peygamberler ve sonradan gelen varisler yani alimler tarafından kendi asırlarına taşınmıştır. Felsefe, ben merkezli hükümlerinde yani kendi idrak dairesine sınırlı hakikat anlayışında izafi, indi ve şahsi kalmaya mahkumdur. “Gözlemler, özellikle de gözlem önermeleri her zaman gözlemlenen olguların yorumlarıdır; bunlar kuramların ışığında yorumlamalardır.”12 Kartezyen dünyaların iç kuralları bu kuralları koyanlar tarafından hüküm koyucu, yaptırımı olan kavramlar haline dönüştürülmüştür. İnsanlık ve İslâmlık tarihi boyunca Asr-ı Saadete kadar olan her bir peygamberin döneminde ve Asr-ı Saadette temel mücadele, bu dar bakışların vahyin bakışına yakınlaştırılabilmesi yönündedir. Asr-ı Saadet sonrasında ise Kur’an adına felsefenin hükümlerinin ortaya konduğu ve vahyin bakışının verilenerek daraltıldığı iki önemli dönemde, felsefenin kirlerini temizleme gayreti işine girmiş, bu yolla Kur’an Medeniyeti’nin ihyasını hedefleyen iki önemli şahsiyet: İmam-ı Gazali ve Bediüzzaman Said Nursî.

“Yunan felsefesinin tesiriyle yeni doktrinlerin gelişerek zevk ve sefahete müheyya kitleler nezdinde itibar kazandıkları, ulema ve hükemadan kendilerine rehber buldukları, yozlaşmış ve kuru bir fıkıh anlayışının mal-mülk edinme vasıtası haline getirilerek dinin istikametinin gereği olan ahiret bilincinin dumura uğradığı, batınilerin siyasi destek ve maksatlar yoluyla dehşet saçtıkları ve nihayet İslami ilimlerin kuru ezber ve tekrarlarla medrese temrinleri ötesinde bir mana ifade etmediği bir dönemde, İslam’ın maksadını/maksatlarını yeni bir ruh ve ihlaslı bir solukla dile getirecek, günümüzdeki Batılılaşma/modernleşme sadmesine benzer Helenistik bir sadmeye göğüs gerecek ve adeta ölmüş olan İslami ilimleri yeniden ihya edecek bir mütefekkire, bir müceddide ihtiyaç duyulduğu bir zamanda İslam ümmeti içerisinden İmam Gazali adında bir zat zuhur etmiştir.”13 Bu durum Hicri 400-500. yıllar arasında cereyan etmiş ve yaklaşık bin yıl sonra, aynı hastalıkların ortaya çıktığı günümüzde, Bediüzzaman Said Nursî asra ışık tutmuş, zamanın getirdiği ilmi, siyasi karışıklıklar ve felsefenin, pozitivizmin, Batı medeniyetinin karışıklıkları içinde Kur’an’ın berraklığına dayanmanın rahatlığını yaşamış ve yaşatmıştır. Bu nedenle Kur’an medeniyetinin ihyası onun temel gayesi olmuştur. Bu anlamda mektep, medrese ve tasavvufun; diğer bir ifade ile fen ilimleri, din ilimleri ve tasavvuf olarak adlandırılan kavramların ahenk içinde mezcini temel gaye edinmiştir. Hakikatin net olarak ortaya konamamasında kurgu olan dünyaların rolünü şu çarpıcı satırlarla ortaya koyar: “İşte, Kur’an-ı Hakimin ulviyetine en sadık bir delil ve hakkaniyetine en zahir bir bürhan ve i’cazına en kavi bir alâmet şudur ki: Kur’an, bütün aksam-ı tevhidin bütün meratibini bütün levazımatıyla muhafaza ederek beyan edip muvazenesini muhafaza etmiş, hem bütün Esma-i Hüsna’nın iktiza ettikleri ahkâmları cem’etmiş, o ahkamın tenasübünü muhafaza etmiş, hem Rububiyet ve Uluhiyetin şuunatını muvazene ve cem, bir hasiyettir; kat’iyyen beşerin eserinde mevcut değil ve eazım-ı insaniyenin netaic-i efkarında bulunmuyor. Ne melekuta geçen evliyaların eserinde ne umurun batınlarına geçen işrakkiyyunun kitaplarında bulunuyor. Güya bir taksimü’l-amal hükmünde, her bir kısmı hakikatin şecere-i uzmasından yalnız bir iki dalına yapışıyor, yalnız onun meyvesiyle, yaprağıyla uğraşıyor; başkasından ya haberi yok, yahut bakmıyor.

Evet, hakikat-ı mutlaka, mukayyed enzâr ile ihata edilmez. Kur’an gibi bir nazar-ı külli lâzım ki, ihâta etsin. Kur’an dan başka, çendan Kur’an’dan da ders alıyor, fakat hakikat-i külliyenin, cüz’i zihniyle, yalnız bir iki tarafını tamamen görür, onunla meşgul olur, onda hapsolur, ya ifrat veya tefrit ile hakaikın muvâzenesini ihlâl edip, tenasübünü izale eder. Şu hakikat Yirmi Dördüncü Sözün İkinci Dalında acib bir temsil ile izah edilmiştir. Şimdi de başka bir temsil ile şu meseleye işaret ederiz.

Meselâ, bir denizde hesapsız cevherlerin aksamıyla dolu bir definenin bulunduğunu farz edelim. Gavvas dalgıçlar, o definenin cevahirini aramak için dalıyorlar. Gözleri kapalı olduğundan, el yordamıyla anlarlar. Bir kısmının eline uzunca bir elmas geçer. O gavvas hükmeder ki, bütün hazine uzun direk gibi bir elmastan ibarettir. Arkadaşlarından, başka cevahiri işittiği vakit hayal eder ki, o cevherler, bulduğu elmasın tabileridir. Fusûs ve nukuşlarıdır. Bir kısmının da kürevi bir yakut, eline geçer, başkası murabba bir kehribar bulur. Hakeza, her biri eliyle gördüğü cevheri o hazinenin zevaid ve teferruatı zanneder. O vakit hakaikın muvazenesi bozulur, tenasüb de gider. Çok hakaikın rengi değişir. Hakikatın hakiki rengini görmek için tevilata ve tekellüfata muztar kalır; hatta, bazen inkar ve ta’tile kadar giderler. Hükema-i işrakiyyunun kitaplarına ve Sünnetin mizanıyla tartmayıp keşfiyat ve meşhudatına itimat eden mutasavvıfinin kitaplarını teemmül eden, bu hükmümüzü bilaşüphe tasdik eder. Demek, hakaik-ı Kur’aniyenin cinsinden ve Kur’an dersinden aldıkları halde-çünkü Kur’an değiller-böyle nakıs geliyor.

Bahr-i hakaik olan Kur’an’ın ayetleri dahi o deniz içindeki definenin bir gavvasıdır. Lâkin, onların gözleri açık; defineyi ihata eder, definede ne var ne yok görür. O defineyi öyle bir tenasüb ve intizam ve insicamla tavsif eder, beyan eder ki, hakiki hüsn-ü cemâli gösterir.”14

Hz. Ömer’in, “hatırladıkça beni güldürüyor” dediği, hamurdan putlar yapıp tapmak, sonra da acıkınca onları yemek komikliğine insanlar asırlar boyu hep düşmüşler. Fark yalnızca hamurun yerini bilim, tabiat, iktidar, para gibi kavramların alması olmuş. Yukarıda bahsedilen, Kur’an’dan ders alıp ancak ölçü ve dengeyi muhafaza edemeyen yaklaşımlar da bu eğilimden nasibini alarak, kısmen materyalist ve pozitivist bakışa bürünmüşler. Kendi koydukları kurallar bütünü olan bilim, büyük ekseriyet için hüküm verici, kural koyucu, tabi olunan “en hakiki mürşid” konumuna gelmiştir. Kimliğini ve benliğini özde yitirmiş, ancak ismen “Müslüman alim” konumunda olanlar ve yaklaşımlarında “ecnebi feylosof”tan farksız şekilde, bilimin ışığında ve “mürşid”liğinde Kur’an’ı okuma hatta Kur’an’ı kendi dar akıllarının ürünü olan bilime uydurma gayreti içine girmişler ve “bu terazi bu sıkleti” çekmeyince, bütün İslam alemi derinden yaralar almış ve iç alemlerde İslam, layık olduğu yerden çok uzaklaşmıştır.

Bilimin bu kadar hükümran olduğu dönemde, her şey sebep sonuç bağlantısı içinde izah edilirken ve en küçük yapı taşı olan atom da konduğunda eşya ile ilgili hiçbir boşluk kalmayacağı umulurken, en küçük yapı taşı ayrı bir alem ve orada işleyen fizik kaideleri tamamen farklı olarak ortaya çıkınca, büyük bir şaşkınlık başlamıştır. Zamanın en küçük her bir diliminde yeniden yaratılış, belirsizlik, kaos, bizim alemimizin ölçüleri ve kanunları ile hiç ilgisi olmayan pek çok şey... Böyle bir ortamda vahyin öğretilerini asra taşıyan Varisin, “insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar.” diye tarif ettiği: “Esbab bu şeyi icad ediyor,” “kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor,” “Tabiidir; tabiat iktiza edip icad ediyor”15 cümleleri asrın en önemli hastalığını ve özellikle Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde ön plan çıkarılan pozitivist yaklaşımları çok güzel özetliyor. “Tabiat, alem-i şehadet denilen cesed-i hilkatin anasır ve azasının ef’alini intizam ve rapt altına alan bir şeriat-ı kübra-yı İlahiyedir. İşte şu şeriat-ı fıtriyedir ki, “sünnetullah” ve “tabiat” ile müsemmadır. Hilkat-i kainatta cari olan kavanin-i itibariyesinin mecmu ve muhassalasından ibarettir. Kuva dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer hükmüdür. Ve kavanin dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer meselesidir. Fakat o şeriattaki ahkamın yeknesak istimrarına istinaden vehim, hayal tasallut ederek tazyik edip, şu tabiat-ı hevaiye tevazzu’ ve tecessüm edip mevcud-u harici ve hayalden hakikat suretine girmiştir.” diyen Bediüzzaman aslında problemin temellerini de açıklıkla gözler önüne sermektedir. Gözleme dayanan bilim, aslında Yaratıcı’nın genellikle bozmadığı adetini, yani “hep aynı tarzda” diyebileceğimiz kadar nadir bozduğu prensiplerini, yani “yeknesak istimrarı” gözlemekte ve buradan hüküm ortaya çıkmaktadır. Bu gözlemlerin hayal ve vehim olduğunu Hume da şu şekilde ifade etmektedir: “Tekil gözlemlerin sayıları ne denli çok olursa olsun, mantıkça, koşulsuz (sınırsız) bir gelen önermeye varamayacağına işaret etmiştir. Ben bir keresinde A olayıyla birlikte B olayının da meydana geldiğini gözlemlersem, bundan onun her keresinde böyle olacağı, mantıkça çıkmaz. Bu sonuca iki gözlemden de, yirmi gözlemden de, iki bin gözlemden de varılmaz. Hume, bu yeterince sık olursa, demektedir, bundan sonra ilk A’yla birlikte B’nin de geleceğini ummaya başlayabilirim; fakat bu mantıksal değil, psikolojik bir olgudur. Bilemediğimiz her geçmiş günden sonra güneş yeniden doğmuş olabilir, fakat bu yarın da doğacağı anlamına gelmez. Eğer bir kalkıp da ‘ah evet, ama biz gerçekte, fiziğin kanıtlanmış yasalarının şu anda var olan koşulları uygulanmasından güneşin yarın tam saat kaçta doğacağını önceden kestirebiliyoruz’ derse ona iki karşılık verebiliriz. Birincisi, fizik yasalarının geçmişte geçerli olduklarının anlaşılmış bulunması, mantıkça, gelecekte de geçerli olmaya devam edecekleri anlamına gelmez. İkincisi, fizik yasalarının kendileri, dayandırıldıkları ne denli çok sayıda olur olsun gözlemlenmiş durumların mantıkça gerektirmeyecekleri genel önermelerdir. Dolayısıyla, bu, tümevarımın geçerliğini baştan kabul etmeyi gerektirmektedir. Bilimimizin tümü doğanın düzenliliğini-geleceğin, doğa yasalarının işlediği düşünülen bütün bakımlardan tıpkı geçmiş gibi olacağını-varsaymaktadır, oysa bu varsayımı doğrulamanın herhangi bir yolu yoktur. Gözlemle kanıtlanamaz, çünkü gelecek olayları gözlemleyemeyiz. Mantıkla akıl yürüterek de kanıtlamaz, çünkü bütün geçmiş geleceklerin geçmiş geçmişlere benzediklerinden, bütün gelecek geleceklerin gelecek geçmişlere benzetilecekleri sonucu çıkartılamaz. Hume’un kendisinin vardığı sonuç tümevarımsal süreçlerin geçerliğini kanıtlamanın herhangi bir yolu bulunmamakla birlikte, psikolojik yapımız öyle kurulmuştur ki, onlarsız düşünemeyiz, demek yolunda olmuştu. Uygulamada işler göründüklerine göre, onlarla hareket ediyoruz. Ama bu bilimsel yasaların mantıkta olsun, deneyde olsun, ussal olarak güvenli bir temelleri bulunmaması demektir; her bilimsel yazı, koşulsuz olarak genel olduğuna göre mantığın da deneyin de ötesine gitmektedir.”

Bediüzzaman, A olayı ile birlikte B olayının meydana gelmesine “iktiran,” bu birlikteliğin geçmişte hep gözlenmiş olmasına “yeknesak istimrar” demekte ve bunun sebebini, Yaratıcı’nın adetinin böyle olması, şeklinde açıklamaktadır. Poper’ci felsefesinin de aynı noktaya geldiği bu yaklaşım, bilimin yaptırımcı ve belirleyici konumuna yıkıcı bir darbe vurmuş, Quantum gerçeğinin her an yeniden yaratılış keşfi ikinci bir öldürücü darbe olmuştur. Bu yeni tabloda kainat, sinemada birbirinden bağımsız ancak bir önceki karenin bir sonraki ile uyum içinde olduğu karelerin peşpeşe ve saniyede belirli sayıda16 geçecek hızda perdeye yansıtılması misali, birbirinden bağımsız levhaların ardı ardına yaratılması ile kaderin senaryosunu inşa şeklinde gözükmektedir.

Her biri hakikatin bir ucunu yakalamış olan gavvas dalgıçlar, bütünün parçalarını birleştirmekte büyük sıkıntı içindeyken, külli akıl olan Kur’an’ı asrımıza taşımada ustalığı ve bu konuda Hz. Muhammed’e (a.s.m.) varis olduğunu gösteren Bediüzzaman, herkesin bilimin, tasavvufun, felsefenin elindeki yap-boz parçalarını bir araya getirerek net bir kainat tablosunu ustalıkla koymuştur. Bunu yaparken ortaya koyduğu farklı kavramlar; ibda, inşa, istimrar, iktiran, Kitab-ı Mübin, İmam-ı Mübin ve bunların çok ustaca bağlantısı. Quantum fizikçilerinin gördüklerinde şaşkına döndükleri tabloları, çok aşina olunan bir manzara seyretme rahatlığında ortaya koymuştur.

Evet, kainat dediğimiz kader senaryosunun işleyişinde iki boyut var; biri her bir karenin hazırlanması, diğeri her bir karenin uyum içerisinde varlık sahnesine yansıtılması. “Zaman-ı halden ziyade, mazi ve müstakbele nazar”17 eden “İmam-ı Mübin” kuralları ile oluşan bir senaryo. Diğer taraftan “mazi ve müstakbelden ziyade, zaman-ı hazıra”18 nazar eden “Kitab-ı Mübin” düsturları ile zamanın varlık ve yokluğun süperpoze olduğu en küçük diliminde tek levhaların yaratılması, mikro alemden makro aleme geçirilmesi ve iki alemin buluşma anıdır. Artık işin içine gözlemci girmiş, basar-ı mutlaka sahibi Basir’in “kendi nazar-ı dekaikaşinası,” eşyanın en derinliklerine nüfuz eden nazarı ve “gayr”ı temsil eden şuur sahiplerinin nazarı yani gözlemine göre hakikat şekillenmiştir.

Hem canlı, hem ölü durumdaki Schrödinger’in Kedisi’nin durumu, kutunun açılması ile canlılık ya da ölülük hallerinden birine indirgenmiş, “dalga işlevinin çöküşü” gerçekleşmiştir. Bu tüyler ürperten muhteşem anı Bediüzzaman, şöyle tasvir eder: “Cemî zerrat-ı kainat, birer birer zat ve sıfat ve saire vücuh ile hadsiz imkânât mabeyninde mütereddit iken; birden bire bir ciheti takip, muayyen bir sıfatla ittisaf, mahsus bir keyfiyetle tekeyyüf ederek, hayret-bahşa hikemi intac ettiğinden, Saniin vücub-ı vücuduna şehadetle avâlim-i gaybiyenin enmuzeci olan latife-i Rabbaniye içinde ilan-ı Sani eden misbah-ı imanı ışıklandırıyor.”

Evet, her bir anda yeni levhalar bu muhteşem işleyişi ile ortaya çıkmakta, levhaların ard arda gelişinde “iktiran” ve “yeknesak istimrar” gündeme gelmektedir. Bir önceki levhanın sabit unsurları ardından gelen levhada da gözlemciye göre aynı yeri muhafaza etmekte; hareketli unsurların ise ard arda gelen levhalarda yine gözlemciye göre tedrici ve belirli kurallara uygun geçiş sergileyen pozisyonlarda yer almaktadır. Tedrici geçiş ve belirli kurallar, geçmiş levhalar boyunca hep aynı olduğundan “yeknesak istimrar” adını almıştır. Bu kurallarda, kararlılık ve işleyişte prensip sonucu sebep ve sonuç hep birlikte gözükmüştür. Geçmişte bir arada gözükmüş olmak hep yan yana olmaktan öte sebep ve sonuç arasında bir bağlantı, sebebin sonuç üzerinde bir yaptırımı yoktur. “İktiran” dediğimiz bu bir arada oluş hali, Yaratıcının adetini anlayabilmemize ve kanunlar şeklinde ifade edebilmemize imkan tanır.

“Demek, o kudret ve iradenin külli ve umumi bir mecmua-i kavanini, bir defter-i ekberi vardır ki, her bir şeyin hususi vücutları ve mahsus suretleri ona göre biçilir, dikilir, giydirilir. İşte şu defterin vücudu, İmam-ı Mübin gibi, kader ve cüz-i ihtiyari mesailinde ispat edilmiştir. Ehl-i gaflet ve dalalet ve felsefenin ahmaklığına bak ki, Kudret-i Fatıranın o Levh-i Mahfuzunu ve hikmet ve irade-i Rabbaniyenin o basirane kitabının eşyadaki cilvesini, aksini, misalini hissetmişler—haşa—“tabiat” namiyle tesmiye etmişler, körletmişler.

İşte, İmam-ı Mübin’in imlası ile yani kaderin hükmüyle ve düsturuyla, Kudret-i İlahiye, icad-ı eşyada her biri birer ayet olan silsile-i mevcudatı Levh-i Mahv-İspat denilen zamanın sahife-i misaliyesinde yazıyor, icad ediyor, zerratı tahrik ediyor. Demek, harekat-ı zerrat, o kitabetten, o istinsahtan, mevcudat alem-i gaybdan alem-i şehadete ve ilimden kudrete geçmelerinden bir ihtizazdır, bir harekattır.

Amma, Levh-i Mahv-İspat ise; sabit ve daim olan Levh-i Mahfuz-u Azam’ın daire-i mümkinatta, yani mevt ve hayata, vücud ve fenaya daima mazhar olan eşyada mütebeddil bir defteri, yazar bozar bir tahtasıdır ki, hakikat-i zaman odur. Evet, her şeyin bir hakikati olduğu gibi, zaman dediğimiz, kainatta cereyan eden bir nehr-i azimin hakikati dahi Levh-i Mahv-İspattaki kitabet-i kudretin sayfası ve mürekkebi hükmündedir.”19

Hayret vericidir ki, “daire-i mümkinatta, yani mevt ve hayatta, vücud ve fenaya daima mazhar olan eşyada” ifadesi, Erwin Schrödinger’in kedisinin tarifinden başka bir şey değildir. Varlık, yokluk; canlı, cansız; siyah, beyaz gibi sıfatların üst üste bindiği yer olan “imkan dairesi”nde zerreler hem dalga hem tanecik iken, “hayretbahşa hikemi” netice verecek şekilde “dalga işlevinin çöküşü” ile “vücub”a geçiş ve ardından “gözlemci”nin dalga ya da tanecik olarak algılayışı. “Gayr” olan gözlemcinin “kaos” yerine “tahavvülat” gibi daha nezih bir kavramla ifade edilen, zerrat’ın “imkan” dairesindeki halinden “şehadet” alemindeki durumuna geçişindeki muhteşem an için bir “nazar-ı dekaikaşina”ya ihtiyaç vardır. Çünkü hakikat “gözlemciye”ye göre belirlenmektedir. Kainat hakikati için “Basir-i Mutlak” gereklidir.

Evet, Bediüzzaman, zamanın eşsizi, sanki bu alemin insanı değildi. Varisi olduğu Zat’a (a.s.m.) Mescid-i Aksa’yı kilometrelerce uzaktayken gösteren Basir-i Mutlak, Bediüzzaman’a da şehadet, misal, zerrat alemlerini, imkan ve vücubu avucunun içindeki nesneler gibi kolay tarif nimetini ihsan etmiş. Barışa, insanlığa, sosyal adalete, eğitime katkıları bir tarafa bırakılsa bile, sırf bilime olan katkıları ve insanlığın içinden çıkamadığı, asırlardır izaha çalıştıkları hakikatleri, bu kadar kolaylık ve maharetle ortaya koyması onu her türlü ödüle ve Nobel’e son asır boyunca yaşamış herkesten daha layık hale getirmiştir.

Nobel ödülü onu bulunduğu noktadan daha üste çıkaracak, daha şereflendirecek değildir. Bilakis, böyle bir zata verilmiş ödül olmakla Nobel ödülü şereflenecektir. Ancak insanlığın bir şekilde ona şükran borcunu ödemesi, insan olma vasfının bir gereğidir. Problemlerin en çetrefilli olduğu, içinden çıkılmaz hale geldiği yerlerde bilime ışık tutucu ve gerçek anlamı ile ortaya koyuculuğunun pek çok göstergesi olmuştur. Atom modellerinin ortaya konduğunda çekirdekte aynı elektrik yükünü taşıyan protonların sıkışık halde bir arada bulunması ve protonlardan farklı yüklü elektronların uzak yörüngelerde yer almaları bir çelişki idi. Elektrik kuvveti çekim kuvvetinden çok daha etkin olduğu ve atom içi taneciklerin kütlelerinin değil, yüklerinin belirleyici olması gerektiği halde, elektrik yasalarına göre de aynı yüklerin birbirini itip, zıt yüklerin birbirini çekmesi gerekeceği halde bilinen atom modelleri bu prensiplerle uyumlu değildi. Einstein’ın, Abdüsselam’ın rüyaları olan, “Birleşik Alan” adlı bütün kuvvetleri aynı zeminde birleştirmenin de temeli olacak bir izah, bu çelişkiye bir çözüm getirecek gibi gözüküyordu. Atom içinde “kuvvetli interaksiyon” denen değişik bir çekim şekli ve protonlar arası bu çekimi sağlayacak her bir protona ait çekim taneciğinin varlığı tezi yaygınlaştırılmış ve bütün kuvvetlerin birer çekim taneciği aracılığı ile oluşabileceği tezi, 1935 yılında Nobel Ödülü kazandırmıştır. Peki, 1910’larda yazılmış şu muhteşem ifadeler, insanlık tarafından nasıl ödüllendirilmeli?

“Küremiz hayvana benziyor, âsâr-ı hayatı gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir nevi hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop küre kadar büyüse, ona benzemeyecek mi?

Hayatı varsa, ruhu da vardır. İnsan-ı ekber olan âlem, tazammun ettiği manzume-i kâinat o derece hassasiyet ve âsâr-ı hayat gösteriyor ki, bir cesetteki âzâ, eczâ, zerrat, izhar ettikleri tesanüd, tecazüb, teavünden daha ziyade muntazam, muttarid, mükemmel âsârı gösteriyor. Acaba âlem insan kadar küçülse, yıldızları zerrat ve cevahir-i fert hükmüne geçse, o da bir hayvan-ı zîşuur olmayacak mıdır?

Şu âyet dehşetli bir sırrı telvih eder. Kesretin mebde i vahdettir, müntehâsı da vahdettir. Bu bir düstur-u fıtrattır.

Kudret-i ezeliyenin feyz-i tecellîsî ve eser-i ibdâ ı olan kâinattaki kuvvetten umum zerrata, herbir zerreye birer zerre-i câzibe halk ve ihsan ederek ve ondan kâinatın rabıtası olan müttehid, müstakil, muhassal cazibe-i umumiyeyi inşa ve icad etmiştir. Nasıl ki, zerratta reşahat-ı kuvvet olan cazibelerin muhassalası bir cazibe-i umumiye vardır. O da kuvvetin ziyasıdır. İzabesinden neş’et eden bir istihale-i lâtifesidir.”20

Yukarı da bahsettiğimiz çekim taneciklerinin çok net ifade edildiği bu cümleler arasında, “O da kuvvetin ziyasıdır” cümlesi, bu taneciklerin foton benzeri partiküller olduğu düşünülürse daha net anlaşılacaktır. Yeni binyıl, Bediüzzaman’ın çok daha iyi anlaşıldığı ve insanlık tarihi içinde layık olduğu yeri aldığı bir dönem olacaktır diye ümit ediyor, daha doğrusu kuvvetle inanıyoruz.

Dipnotlar
1. The Christian Science Monitor, Making The Quantum Leap, A Monitor 5- Part Series, June, July 1988.
2. A.g.e.
3. A.g.e.
4. Magee, Bryan, Karl Paper’in Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı, Remzi Kitabevi, İst. 1993, s. 15.
5. Alatlı, Alev, Schröndinger’in Kedisi (Kâbus), Boyut Yayınevi, İst. 2000, s. 73.
6. A.g.e., s. 76.
7. A.g.e., s. 558.
8. A.g.e., s. 560.
9. A.g.e., s. 544.
10. A.g.e., s. 587.
11. A.g.e., s. 386-388.
12. The Logic of Scientigic Discovery, s. 107.
13. İmam-ı Gazali, İhya-u Ulûmi’d-din, trc: Ali Arslan, Önsöz’den.
14. Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler, 25. Söz, Yeni Asya Neşr., Germany 1994, s. 404.
15. Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar, 23. Lem’a, Yeni Asya Neşr., Germany 1994, s. 171.
16. Karl Popper’in Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı, s. 19.
17. Sözler, 30.Söz, s. 505.
18. A.g.e., s. 505
19. A.g.e., s. 505
20. Nursi, Bediüzzaman Said, Sünühat, Yeni Asya Neşr., İst. 1993, s. 24-25.

Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum