Hüseyin YILMAZ

Hüseyin YILMAZ

Baykal haklı! Ya PKK, ya cemaatler!

Baykal’a göre, “Buradaki (Doğu ve Güneydoğu) çocuklar ya PKK'ya katılacak ya mafyaya ya da cemaate.” Çok doğru, çok yerinde bir tesbit. Tesbit değil, bedihiyat; görünen köy... Şaşırtıcı olan, devlet endişeli bu tesbitin mahreci. Bu tesbitin ifãde ettiği bir sıkıntı, bir tehlike, bir zararsa; suçlu mevkiindeki kişilerin serdarı, Baykal ve temsil ettiği zihniyettir...

Zirâ... Devlet-i Aliyye’nin harãbeleri üzerine inşã edilen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bir hortlaklar diyarıdır. Ankara, haricî düşmanları bir şekilde dehlemeye muvaffak olmuş amma, düşmanın büyüğü vehmettiği milletin değerlerinden bir türlü kurtulamamış, bir türlü emin olamamıştır. Bu büyük tehlikeyi bertaraf etmek için ne tahrib etmedik müessese bırakmış, ne reddetmedik mãnevi değer. Habis eli, milletin kılık kıyafetinden, en masum inançlarına, dilinden mûsıkîsine kadar uzanmadık harim-i ismet bırakmamış. Müslüman olmanın en büyük şiarlarından ezanın yerine maskaralık icad etmekten, Kur’an tahsilini yasaklamaya kadar, milletin bin yıllık bütün medar-ı iftiharãtını tehlikeli, zararlı, geri ve çirkin ilãn edip tahribine kalkışmış.

Osmanlı’nın korkusunu ensesinde yakıcı soluk gibi hisseden yeni devletlileri, Osmanlı’yı hatırlatan ne varsa tahribe sevkeden hamãkat, bu hedefin milleti bütünüyle imha etmekten daha kolay olduğu vehmidir. Osmanlı’nın altıyüzyıllık temel istinadının bütünüyle İslâmiyet olduğunu farketmeleri, dinî hayat ve dinî bütün müesseleri kendiliğinden tehlikeli kılıp düşman mevkiine düşürür. Bu habis kavganın en büyük vãsıtası, devlet gücüne dayanan amansız bir cebir, istibdãd ve zulümdür...

Savaş yorgunu millet, yeni devletin icraatları karşısında önceleri kısa bir şaşkınlık yaşar. Akabinde itiraz etmek ister, Anadolu’nun muhtelif yerlerinden karşı sesler yükselir. Ama Ankara bunların en zararsızlarını bile kahredici bir güçle bastırır. Dersim ve Diyarbakır havalisinde devlet gücünün bölge insanına yaşattığı felâket, herhangi bir dille anlatılamaz, ifãde edilemez...

Devlet gücünün kahrediciliği karşısında millet sinmeye başlar, kabuğuna çekilir... Mümkün mertebe devletle karşılaşmamaya, temas halinde olmamaya itinã gösterir. Devlete duyurmaya cesaret edemese de, dar mahfillerde korka korka fısıldadığı lâkab bütün Anadolu’yu dolaşır: “Gavur Devlet!”

Yeni devletin millet nokta-ı nazarından akıl almaz tarz ve tavrı iki temel karşı düşünce ve hareketi doğurur: Birincisi dinî, diğeri ırkçı... 

Birinci hareketin sebeb-i vücudu “Gavur Devlet”tir... Zirã, iki büyük unsur olan Türkler’in İslâmiyet’i kabullenişlerinin üzerinden dokuzyüz, Kürtler’in kabullenişlerinin üzerinden ise binyüz yıl geçmiştir... Türkler de, Kürtler de yeni devletin dinsizliğe kapı aralayan, asrî düşünce ve tarzı ile hemfikir değildir. Onun tehlikelerinden sığınabilecekleri tek melce İslâmiyet’tir. Ve ona sığınırlar... Bugün, cemaatler diye ifãde edilen içtimãî hakikatın tevellüd hikâyesi böyle...

Irkçılık hareketi ise kavmî bir farklılığa istinãd eder... Dini red ve tahrib ile yola koyulan yeni Ankara iktidarının iyi-kötü sırtını dayayabileceği, milletin birliğine hizmet edecek bir istinãd noktasına ihtiyacı var. Taklidleriyle kendisini muvazzaf addettiği eski hasım, yeni dostları Batılıların kulağına fısıldadığı, sırtında milliyetçilik urbası taşıyan ebleh bir ırkçılığa sarılır.  Kudsiyet atfedilen bir de slogan bayraklaştırılır:

“Ne mutlu, Türk’üm, diyene!”

Eh, Batı için bundan daha iyisi, can sağlığı... Devlet-i Aliyye’yi parçalamak için kendi rahminde dölleyip sonra topraklarımıza saldığı milliyetçilik illetinin son bir vazifesi kalmıştır: Türk ile Kürd’ü de birbiren kırdırmak ve ayırmak... Ve yaklaşık bir asırdır bu ebleh kavga ile kan kaybediyoruz... Zirâ Kürtler, Türk olmaya bir türlü yanaşmadılar. Ne varlıklarını inkâr, ne dillerini yasaklamak, ne de isimlerini değiştirmek işe yaradı. Türk değiliz, diyorlar... Türk olmayınca da bir türlü “mutlu” olmuyorlar... Ve bütün mutsuz insan ve kavimler gibi, arayış içindeler; huzursuzlukları zaman zaman isyan noktasına varıyor. Nihãyet içlerinde birileri mãdem ki, Türkler, “mutlu”luğun yolunu Türklüklerini haykırmakta buldular, o zaman biz de benzer bir “mutlu”luğu Kürtlüğümüzü haykırmakta buluruz. Maalesef PKK, “Ne mutlu, Kürd’üm!” diyenlerin ismidir.

Evet, Baykal haklı... Devlet’in abus ve hakikatsız çehresi, ilmî ve mantıkî hiçbir hakikate istinãd etmeyen putlaştırdığı izmi ile bölge çocuklarını ister istemez ya PKK’lı yapıyor, yãhut cemaat mensubu; küçük bir kısmını da mafyacı... Baykal’a çok yakışan, aksine ihtimal bırakmayan körlüğü: Cemaatlerle PKK’yı aynı kefeye koyması... Bir asırlık CHP’nin granitleşmiş şuursuzluğu bu, kolay yumuşamaz... Ademe mahkûmiyet sebebi de bu şuursuzluk zãten...

Devlet, iki şıktan birisine rãzı olacak: Ya PKK, ya cemaatler... PKK’nın araladığı kapı bölünmeye gider, er ya da geç... Cemaatlerin kapısı, birlik dergâhına açılır. Değil Kürd ile Türkü birbirinden koparıp ayırmak, bütün İslâm dünyasının da birliğini sağlar. Her haysiyetli insanın nãmus borcu, cemaatlere destek vermektir... Aksi, ya şifa bulmaz kör bir şuursuzluk, ya da bölünme ile neticelenecek bir akibete çanak tutmak gibi bir ihanettir...

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
4 Yorum