Barla’nın ferahfeza ikliminde

Geçtiğimiz hafta sonu, çoluk çocuk ailece birkaç yıldır hasret duyduğumuz, Isparta’nın güzel köyü, Barla’ya gitmek üzere yola çıktık. Son bir yılın en duygu yüklü yolculuğunu yaptığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Barla ve Isparta’ya her gidişimde hüzünle karışık bir şevk duygusu sarar benliğimi. Öyleki yeniden Üstad’ın ilk Medrese-i Nuriyesin’de soluk alırken belleğimdeki her şeyi sıfırlayarak, beynimi yeniden formatladığımı hissederim.

Çocukluğumdan beri, nerede, dağ başında, ıssız bir vadide bir köy görsem, oranın insanlarının garip, kimsesiz ya da çaresiz kaldıkları gibi bir his kaplar içimi. Barla’nın da Üstad’dan önce aynı garipliği ve kimsesizliği yaşadığını, yaşlı ninelerin ve dedelerin ağzından dökülen ‘’Be evladım Hoca buralara geldi, köyümüze bereket geldi, köyümüz şenlendi’’ cümlelerini ve daha fazlasını duyunca anlıyoruz. Üstad’dan sonra Barla ise; insanlığın imdadına yetişen bir mektep ve irfan yurdu oldu.

Barla’ya üstad yalnız başına sevk edilmişti. 1926 yılı’nın baharında, soğuk bir günde Eğridir gölü üzerinde bir sal, üstünde bir jandarma, yanı başında elinde bir sepetle hayatının bütün mamelekini yanında taşıyan bahtiyar insan ‘’Allahın Sadık Kulu ‘’. Vazifesini ifa için Barla köyünün fakir, garip ama mübarek insanlarına misafir olarak gitmişti. Sözler, Mektubat ve Lemalar, Barla’nın bahçelerinde ve dağlarında yazıldı. Çamdağı’ndan Anadolu’ya doğru uzanan ufuk çizgisinde ne ince tefekküri bakışlar ve özlemler vardı. ‘‘Ben bu menzilleri, Yıldız Sarayına değişmem!’’ dedikleri

Çam dağının en yüksek tepesinde iki büyük ağaç (çam ve katran) üzerindeki dershane-i nuriyesinde Risale-i Nurlar’la meşgul olurlardı. Kendi kitaplarının talebesi olan Bediüzzaman, kendisinin yazdığı 10.sözü (Haşir Risalesi), yüz defadan fazla okuduğunu Mustafa Sungur abiden bir ders esnasında dinlemiştim.

Çileli, ızdıraplı günlerde, kendisi için değil, davası ve idealleri için yaşayan bu büyük dava adamı, arkasından yaşanacak, gurbet ve sürgünleri işaretlemişti. Peygamberlik mesleğinin hakiki mirasçısı
son nefesine kadar istiğna ruhuyla hareket etmişti. Kendisine rol model olarak Hazreti Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve selem) seçmişti. ‘‘ Başımdaki saçlarım adedince başım olsa, her gün biri kesilse, İmana ve Kur’ân’a feda olan bu baş zındıka’ya eğilmeyecektir.’’ sözü, onun davasına olan sadakatinin göstergesiydi.

Şairin ifadesiyle;

Aziz Üstadım!

Fırtınalı, soğuk bir kışta geldin imdada,
Cennet âsa bir baharı, müjdeledin tüllâba.
Müsbet hareket etmeyi eyledin, vasiyet,
Bütün gayen, imana ve kur’ana hizmet.

Ahir zaman ümmetinin, feyiz kaynağısın.
Bunalım geçiren insanlığın dermanısın..
Bid’a lar devrinde, hâdimi oldun islamın.
Kırk vecihle beyan ettin, îcâzını kur’anın.

Barla alem-i ıslamın imdadına yetişen nurun ilk mektebi. Burada yakılan nur meşalesi bugün bütün dünyayı aydınlatıyor. Orada yetişen çiçekler, dünyanın dört bir tarafında gonca verdi. Kuş uçmaz kervan geçmez bu köye sürgüne gönderilen, akıllarınca ölüme terk edilen Üstad, Barla ve etrafını gülistana çevirmişti. İfritlerin, dinsiz zındıka komitacılarının engellemelerine rağmen bu garip ve gürabalar’dan alay-ı illiyyîn mertebelerine, evc-i kemalata yükselen hizmet kahramanlarını ortaya çıkardı. Zalimane düşüncelerle sürgüne göndererek, imha etmeyi planladıkları zata, muhacir Hafız Ahmet, Şamlı Hafız Tevfik, Sadakatli Sıdık Süleyman, Mübarek Süleyman, Mustafa çavuş, Abdullah çavuş, Muallim Galip ve daha nice kahramanlar sahip çıkmışlardı.

Ey, nurlu belde, güzel köy, Barla! Sen her dem tazesin, her gün yenilenmektesin. Bütün karyeler sana gıpta etseler sezadır. Çünkü sen asrın bir numaralı insanına konak oldun, beşiklik yaptın. Sen, cennet bahçenle, Ulu çınarın’la, Yokuş başı ve Mus Mescidinle, nurun kahramanlarını bağrında misafir eden, nurlu mezarlığın’la, denizinle (Eğirdir Gölü) bize Üstadımız’dan kalan bir hâtıra, kıyamete kadar bizim için anılacak bir yâd-ı cemilsin. Nurun birinci talebesi Hulusi abimiz’in (rahmetullahi aleyh) Üstad’la mülaki olup tanıştığı, ona seçkin bir muhatab olduğu, güzel beldesin.

Üstad Hazretleri; dönemin İngiliz Başbakanı Gladstone’nin avam kamarasında yaptığı ‘’Bu Kur’an Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz onlara hakiki hakim olamayız. Ne yapıp edip, bu Kur’an’ı sükut ettirip ortadan kaldırmalıyız. Yahut da Müslümanları ondan soğutmalıyız.’’ şeklindeki sözlerini biliyordu. ’’Kur’ân’ın sönmez ve söndürülmez manevi bir güneş olduğunu bütün dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim’’ diyerek ta yirmili yaşlarında idealini ortaya koymuştu.
Barla’da Kur’an dan’ damlayan bu eşsiz eserleri yazarak, altı yüz bin nüshasını, Barla, Isparta, Sav, kahramanlarının el yazmasıyla çoğalttırıp Alem-i İslam’ın imdadına sunan, ‘‘çağımızın vicdanı’’, ‘‘hür adam’’, ‘‘Allah’ın sadık kulu’’ ‘nu şükranla ve rahmetle anarken onun ruhuna fatihalar ve yasinler gönderiyoruz. Onun ve saff-ı evvel talebelerinin ruhları şâd olsun.

Yakup Aksoy

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum