1. YAZARLAR

  2. Mustafa ORAL

  3. Barla Lahikasında Teşbih Ve Temsil Unsurları *
Mustafa ORAL

Mustafa ORAL

Yazarın Tüm Yazıları >

Barla Lahikasında Teşbih Ve Temsil Unsurları *

A+A-

Kur’an’ın en üstün özelliği beşeri aciz bırakan bir esas, usul ve üslup ile insanların karşısına çıkarak, akılları, kalbleri, ruhları, nefisleri, latifeleri ikna ve ilzam eden bir tarzla seslenmesidir. Çok sonraları bazı bilimlerin temellerini oluşturacak edebi, felsefi, psikolojik yöntemlerle hitap ederek ezelden ebede bütün insanların beklentilerini karşılayabilecek bir veriye sahiptir. Teorisini gösterdiği İslam’ın her geçen gün daha fazla yaygınlaşması Kur’an’ın bu evrensel üst dilinde, bu dili çağlar ötesine taşıyan Yunus, Mevlana ve Bediüzzaman gibi zatların eserlerinde aranmalı.

Geçmiş asırlarda insana güven sorunu olmadığı için büyüklerin sözleri delilsiz kabul edilirdi. Çok fazla izaha girilmeden basit bir dil ile hakikatler anlatılırdı. Kur’an’ın inzal olduğu dönem ise yavaş yavaş beşerin “uyandığı”, hayatı daha çok sorgular hale geldiği dönemdir. Bundan dolayı Kur’an, hakikatleri fehimlere yaklaştırabilmek, semavi hakikatleri beşerin idrakine tenzil edebilmek, ezeli gerçeği akla indirgemek için sıkça mesel, kıssa, örnek, misal, temsil ve teşbih yöntemi kullanır.

Temsil, benzemek, benzetmek anlamlarına gelir. Bir düşünceyi ve durumu örnek vererek sembol diliyle açıklamaktır. Teşbih de benzetmek anlamında olup, iki veya daha fazla şeyin bir vasıfta ortak olduğunu ifade etmek için kullanılmaktadır.

Kur’an’da ve hadislerde insanı, imanı, İslam’ı, mümini, kâfiri vb. anlatan çok sayıda teşbih ve temsil bulunmaktadır. Sivrisinek, arı, deve, inek, gökgürültüsü bu minvalde kullanılan sembollerden bazılarıdır.

Risale-i Nur’da Temsil ve Teşbih

Risale-i Nur Kur’an’ı esas, usul ve üslup itibariyle çağımız ve sonrasına taşımayı gaye edinmiş müstesna bir eser. Emsalleriyle karşılaştırıldığında hayli ileride olduğu söyleyebilir. Aklın geçer akçe kabul edildiği, bilimin ilahlaştırılmaya çalışıldığı bir dönemde Bediüzzaman Kur’an’ın asrımıza bakan hakikatlerini ilmi, imanî, insani, akli, edebi, felsefi delillerle mecaz, istiare, teşbih, temsil, alegori, teori, örnek, misal vb. şeklinde izah ve ispat ederek toplumun bütün kesimlerinden kendine okuyucu bulabilmiştir.

Risalelerde teşbih ve temsillerin hikâyeler suretinde yazılmasının sebebi “hem teshil (kolaylaştırma), hem hakaik-ı İslâmiye ne kadar makul, mütenasip, muhkem, mütesanit olduğunu göstermektir. Hikâyelerin mânâları sonlarındaki hakikatlerdir. Kinâiyat kabilinden, yalnız onlara delâlet ederler. Demek hayalî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir. ”

Bediüzzaman mantık ilmindeki "Kıyas-ı temsilî, yakîn-i kat'î ifade etmiyor" iddiasını çürütmek için kıyas-ı temsilîn bir türünün mantığın yakînî bürhânından çok kuvvetli ve mantığın birinci şeklinin birinci darbından daha yakînî olduğunu, bir temsil-i cüz'î vasıtasıyla bir hakikat-ı küllînin ucunu gösterip hükmü o hakikate bina ettiğini, o hakikatin kanununu bir hususî maddede gösterdiğini, böylece o büyük hakikatin bilineceğini ve cüz'î maddelerin ona irca' edileceğini, bu minvalde muazzam bir hakikatin ve küllî bir kanunun ucunu gösterdiğini, o hakikat ve o hakikatin kanununu gâyet kat'î bir sûrette ispat ettiğini, bütün Sözlerdeki kıyasat-ı temsiliyelerin bu çeşitten olduğunu, bürhân-ı kat'î-yi mantıkîden daha kuvvetli, daha yakînî durduğunu belirtir.

Sâir Sözlerin hikâyelerinin kinaiyat kısmından olduğunu, gâyet doğru ve gâyet sadık ve mutabık-ı vâki olan hikâyelerin sonlarındaki hakikatler, o hikâyelerin mânâ-yıkinaiyeleri olduğunu, mânâ-yı asliyelerinin bir temsil-i dürbünî olduklarını, sıdkına ve hakkaniyetine zarar vermeyeceğini, hikâyelerin birer temsil olduğunu, yalnız umuma tefhim için lisan-ı hal, lisan-ı kal sûretinde ve şahs-ı mânevî, bir şahs-ı maddî şeklinde gösterildiğini ifade eder.

Akıl mahluk olduğu için Halık’ını ihata edemeyeceğini iddia eden Bediüzzaman Allah’ın zatıyla değil ancak eserleri, fiilleri, isimleri, sıfatları, şe’nleri, cilveleri, tezahürleri ile bilinebileceğini, bunun da en kestirme yolunun temsil ve teşbih ile mümkün olabileceğini belirtir. Bu minvalde başta Barla Lahikası olmak üzere Risalelerde iman, insan, ibadet, mümin, kâfir, Kur’an, Peygamberimiz, Risale-i Nur, Bediüzzaman gibi kavram, kişi ve karakterler ayna, saray, pencere, şua, lem’a, asa-yımusa, güneş, yıldız, mücevher, elmas, kömür, cam, balon, asker, doktor, ecza, hasta, gıda, fabrika gibi temsil ve teşbihlerle zaman zaman da hikayelerle anlatılır

Sözler’deki kuvvet ve tesirin temsil sırrından kaynaklandığını ifade eden Bediüzzaman Sözler’in tasavvur değil tasdik, marifet değil şehadet, taklit ve iltizam olmayıp, tahkik ve iz’an olduğunu, sırr-ı temsilin Cenab-ı Hakk’ın bir ihsanı olduğunu anlatır.

Eski zamanda, esâsât-ı imaniyenin mahfuz, teslimin kavî olduğunu, teferruatta âriflerin marifetlerinin delilsiz de olsa beyanatlarının makbul ve kâfi olduğunu, fakat asrında fenni dalâletin elini esâsâta ve erkâna uzattığını, her derde lâyık devâyı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelâl’in, Kur’ân-ı Kerîmin en parlak mazhar-ı i’câzından olan temsilâtından bir şulesini, acz ve zaafına, fakr ve ihtiyacına merhameten, hizmet-i Kur’ân’a ait yazılarına ihsan ettiğini belirtir.

Risalelerde temsil sırrı dürbünüyle en uzak hakikatlerin gayet yakın gösterildiğini, temsil sırrının vahdet cihetiyle en dağınık meselelerin toplattırıldığını, temsil sırrı merdiveniyle en yüksek hakikatlere kolayca yetiştirildiğini, temsil sırrı penceresiyle gaybi hakikatlere, İslâmi esaslara şuhuda yakın bir yakîn-i imaniye hâsıl olduğunu, bundan dolayı akıl ile beraber vehim ve hayal, hattâ nefis ve hevâ teslime mecbur olduğu gibi, şeytanın dahi silâhını teslime mecbur olduğunu, özetle yazılarında ne kadar güzellik ve tesir varsa bunların ancak temsilât-ı Kur’âniyenin lemeâtından olduğunu, kendi hissesinin yalnız ihtiyacının şiddetiyle talep ve gayet derecedeki aczi olduğunu ifade eder.

Bediüzzaman muhataplarının günlük hayatlarında sıkça karşılaştıkları olaylar, durumlar, varlıklar, öğretiler, tecrübeler üzerinden akıl, göz ve gönüldeki perdeleri kaldırarak Kur’an hakikatlerini izah eder. Muhatabının derinliğine göre arzdan arşa, seradan süreyyaya, geceden gündüze, tohumdan ağaca, insandan kainata, esmadan Zat’a kadar bir çok değeri baz alarak akla kapı, hakikate pencere açar. Muhatabını kuyunun dibinden minarenin tepesine çıkarır.

Risalelerde hakikatleri muhataplarının seyivesine indirmek için sık sık “Şu temsili hikâyeciğe bak dinle; bir temsille beyan ederiz; şu temsil dürbünüyle bak; bir temsille şu sırra bakacağız; bir temsille şu hakikati göstereceğiz; birkaç temsille zihne takrib edeceğiz; şu mânâya bir temsil ile bak ki; şu sırrı izah için şu temsili dinle” şeklinde başlayan cümleler kullanılır. Derin hakikatler, temsillerle en âmi, ümmî, avam ve sıradan olanlara kadar ders verilir.

Barla Lahikasında Temsil ve Teşbihler

Barla Lahikası Üstadın Barla’ya gelişinden Eskişehir Hapishanesine uzanan zaman diliminde Üstad ve Talebeleri tarafından yazılan mektupları içerir. İmanî ve ilmî hakikatleri ifade eder.

Kişiler, mekânlar, durumlar ve olaylar, güneş, ay, şua, lem’a, şule, ayine, asker, ecza, eczane, tecelli, tezahür, izhar, esrar, remiz, tılsım, gıda, hasta, fabrika, asker gibi teşbih ve temsiller üzerinden anlatılır.

İktiran sırrınca yazılan Risalelerin çoğu ilk önce Geylani’nin 8 asır önce isimlerini verdiği talebelerinin ruhlarında yazılmıştır. Mektubat Risalesi Barla Dağlarında Hulusi’nin sorularıyla yazılırken, 19. Mektup’a ilham olan kişi Santral Sabri’dir. Cennet Risalesi Sıddık Süleyman’ın bahçesinde Sıddık Süleyman’ın ruhunda telif edilirken, Katran Ağacında Mübarek Süleyman’ın kalbinde İktisat Risalesinin tohumları atılır. Muhacir Hafız Ahmet’in evinde esma zikri yapılırken, Şamlı Hafız’ın gönlünde Miraç Risalesine uruç edilir. Hafız Ali, Tahiri, Asım ve Hüsrev ders halkasına katılır.

Barla Lahikasındaki temsil ve teşbihler Kur’an, Peygamberimiz, Risale-i Nur, Bediüzzaman, Nur Talebeleri, iman ve küfür, mümin ve kâfir gibi kişi, kavram ve durumları tasvir etmek için kullanılmaktadır. Nur Talebeleri Risale- Nur’un bahçesinde derledikleri çiçekleri mektuplar suretinde yazarak bu ilahi ahenge yar, yardımcılık ve şahitlik etmişlerdir. Barla Lahikasında Üstadla birlikte (47) Nur Talebesinin (279) mektubuna yer verilmektedir. Üstadın talebeleri mesleğine, meşrebine, ilmine, ilgisine, kültürüne, edebi zevkine ve seviyesine uygun şekilde temsil ve teşbihlerde bulunmaktadır. Sabri (37), Hulusi (37), Ahmet Hüsrev (27), Hafız Ali (15), Ahmet Zekai (11), Asım (9), Refet (7) gibi eh-li ilim talebeler eski ilimleri ile Risale’den elde ettikleri ilmi sentezleyen derinlikli, ilmi ve ebedi mektuplar yazmışlardır. Öte yandan Sıddık Süleyman ve Saatçi Lütfü gibi sözde “taşralı” talebelerin Risaleleri okuyarak dinde ve dilde nasıl bir devinim geçirdikleri konusunda ipucu veren mektuplar da yayımlanmıştır.

Barla Lahikaları bir anlamda Nur talebelerinin Risale’den elde ettikleri esas, usul ve üsluba ilişkin birikimlerin test edildiği, teorilerin pratiğe döküldüğü teşbih ve temsillerle süslenmiştir. Mektuplar/metinler genelde düzyazı olmakla birlikte manzum metinler ile telif veya alıntı manzum parçalar da vardır. Bu dil zenginliği teşbih ve temsillere de yansımaktadır. Başlı başına bir temsiller ve teşbihler dünyası olan rüyalara da zaman zaman yer verilmektedir.

1-Kur’an ve Peygamberimiz (SAV. ) İçin Kullanılan Temsil ve Teşbihler:

Risale-i Nur Kur’an’ın bu asra bakan bir ulvi ve i’cazlı tefsiridir. Buna mukabil Bediüzzaman Kur'anın hakaik-i i'cazını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur'anın güzel hakikatları, benim tabiratlarımı da güzelleştirdi, ulvileştirdi” diyerek güzellikleri Kur’an’a verir.

Gerçekte Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın hak ve hakikati “serapa Nur’dur. (25)

Hüsrev Bey Kur’an’ı hakikat bürhanların en büyüğüne ve umman denizine benzetir. “Kur'an-ı azîm-ülbürhan, bahr-i ummandır” (Hüsrev, 93).

Santral Sabri Kur’an’ın her cümlesini büyük, muhit bir denize benzetir. “Her bir cümle-i Kur’aniye, bahr-i muhit-i kebirdir” (Sabri, 82).

Hafız Halid hakikat güneşine benzetir. “Kur'an-ı mu'ciz-ül Beyan, şems-i hakikattır” (Hafız Halid, 148).

Hulusi Yahyagil’e göre Kur’ân şifâhâne, Bediüzzaman onun anahtarıdır. Zehirleri yok eden ilâçtır. Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfı derde ilâç vermekte, yaraya merhem vurmakta ve arzuya çare bulmaktadır.

Kur’ân silâhhânedir. Bediüzzaman acip silâhlarla mübareze eder, güzel ve bedî üslûpla ve harika temsilâtla hakikati ifade eder. Eski Said lisanıyla zamanın ilcaatına uygun harikulade silâh istimal eder.

2- Risale-i Nur İçin Kullanılan Temsil ve Teşbihler:

- Risaleler güneş, ay, lema ve şuadır

Risale “Nur’dur. Bu minvalde Barla Lahikasında hakikatler güneş, ay, yıldız, şimşek gibi varlıklar ziya, nur, şua, lem’a, şule gibi kavramlarla teşbih edilerek anlatılıyor. Güneşin ziyası vardır. Ziyada hem ısı (nar), hem de ışık (nur) vardır. Ay Güneş’ten Nur alır. Güneş’in şuaı, Ay’ın lem’ası vardır. Tasavvufta Güneş Allah’ı, Ay Peygamberimizi (sav. ) temsil eder. Keza lale Allah’ı, gül Peygamberimizi (sav. ) sembolize eder.

Bediüzzaman’a göre Sözler güzeldirler, hakikattirler. Fakat kendisinin değildirler; Kur’ân-ı Kerîmin hakaikinden telemmu’ etmiş (parlamış) şualardır (ışık huzmesi).

Eğer âdî kerâmâtın fevkıne çıksa, o vakit olsa olsa Kur'ân'ın i'câz-ı ma'nevîsinin şu'leleri olur.

Ona göre “Kur'an'ın hakaik-i i'cazını kendisi güzelleştirememiştir, güzel gösterememiştir. Belki Kur'an'ın güzel hakikatleri kendi tabirlerini güzelleştirmiş, ulvileştiştirmiştir. " Madem böyledir; hakaik-ı Kur'an'ın güzelliği namına, Sözler namındaki ayinelerinin güzelliklerini ve o ayinedarlığa terettüb eden inayat-ı ilâhiyeyi izhar etmek, makbul bir tahdis-i nimettir.

On Dokuzuncu Mektub Mu'cizât-ı Ahmediyenin bir âyinesidir. Yirmi Beşinci Söz mu'cizât-ı Kur'âniyenin bir tercümânıdır. Risâle-i Nur Kur'ân'ın bir nevî tefsiridir. Eczâlarında tevâfukât, umum kitapların fevkınde bir derece-i garâbet gösteriyor. Anlaşılıyor ki, mu'cizât-ı Kur'âniye ve mu'cizât-ı Ahmediyenin bir nevî kerâmetidir ki, o âyinelerde tecellî ve temessül ediyor.

Mübarek Sözler şüphesiz Kitab-ı Mübin'in nurlu lemaatıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde kusursuz.

Nur talebelerine göre Risale-i Nur “dekaik-ı hikmet ve hakaik-i ilmiye ile tezyin ve tarsin edilmiş olan yüksek eserdir. ”

Onlar “mahzen ve medfen-i mücevherata rast gelmiş bir fakir” gibi Risale’ye koşmaktadırlar.

Hulusi Beye göre Risale-i Nur mânevî bir güneş, her Söz muhtelif kadirlerden nuranî yıldızlardır. Otuz İkinci Söz üç mevkıfı ile bu yıldızların hepsinin üstünde parlayan ve enzar-ı dikkati hâh-nâhâh üzerlerine celb eden hâlis nurdan vücuda gelmiş birinci kadirden pek nurlu, iman erbabına gülümseyen, dalâlet ahzâbına haşmetle bakan, gözlerini kör eden, gaflet erbabını uyandıran pek haşmetli, çok nurlu birinci kadirden bir kevkeb-i nevvârdır.

Hulusi’ye göre Üstadınkilerle karşılaştırıldığında kendi ifadeleri perişandır. Güneşin yanına mum yakmak kabilindendir. Hakikatteki sönüklüğüne rağmen o Nurların komşuluğundan, aynadarlığından hisse-mend olarak nisbî bir parlaklık arz edebilecektir.

Risale-i Nur (manevi) güneştir. (Hulusi, 34; Bekir, 54),

Marifet kameridir. (Hafız Halid, 148)

Risaleler Kur’an’ın nurudur ve gökteki nurani yıldızlardır. (Hulusi, 34; Refet, 90).

Otuzikinci Söz'ün Üçüncü Mevkıfı, necm-i nur-efşandır, parlak bir yıldızdır. (Hulusi, 30).

Yirmialtıncı Mektub şimşektir, berk-i hâtıftır (Sabri, 45). Risaleler hakikat ayineleridir. Sabri Bey “hakikatteki sönüklüğe rağmen, Nurların komşuluğundan, aynadarlığından hisse-mend olup nisbî bir parlaklık arz edebilmek” ve “Hayatın felâket girdaplarını ve saâdet-i ebediyeye giden mânevî deryanın selâmet yollarını gösteren kalb dolusu bir nur ve ziya bulmak” için Risalelere koşar.

Risaleler Kur’an’dan, Cevşen’den, Peygamberimizden yağan şua, lem’a, şulelerdir. Kah güneş, hak ay, kah yıldızlardır. Sözler “Kur'ân-ı Hakîmin lemeât-ı i'câziyesinden in'ikas etmiş”tir. Nur talebeleri “Kur'ân-ı Hakîmin lemeât-ı i'câziyesinden ve o hizmetin makbuliyetine alâmet olan inâyât-ı Rabbâniyenin izharına mükellef”tir.

Risaleler güneş-misâlidir. “Güneşin nuruna sed çekilemediği gibi ve sed çekilmek ihtimali olmadığı gibi, risalelere de sed çekilemez. ”

Sıddık Süleyman, “telif olunan mübarek Nurları birer birer mütalâa ederek her birisinden ayrı ayrı ve büyük nurlu güneş gibi ışıklar” görmüştür. O nurlar uhrevî yolunu irae etmişlerdir. “O Nurları temsil ve tasvir edecek kudreti” kendinde göremez. Ona göre Risale-i Nur deryâdır. Ondaki lezzet ve saâdetin emsalini görememiştir. Herbir Risale “serâpâmânevî yaralar içinde bulunan insanlara bu Nurların mütalâası serî, şifalı bir ilâç ve yaralarına gayet nâfi bir tiryak ve merhem”dir. “İnşaallah Avrupa'ya karşı dahi Kur'ân'ın ne kadar parlak bir güneş olduğunu gösterecektir.

Risale-i Nur’lar güneş gibidir. Buna karşın Risaleye uzak durup “ilmi ile yetinen hocalar ve halifeler yıldız böceğidir”. (Kuleönü'nde Sofuoğlu Mustafa Hulusi, 147)

Risale’ye kapısını kapatmış “bizler, arpa anbarı içinde açlıktan ölen tavuklara benzeriz” (Re’fet, 64)

- Gıda ve Meyve Kitabı Risale-i Nur

Barla Lahikasında Risale-i Nur zaman zaman gıda ve meyveye benzetilir. Risaleler manen acıkan kişilere ekmek, gıda ve meyve olarak gönderilmiştir.

Bediüzzaman Risalelerdeki latif tevafukları meyvelere benzetir. (Bediüzzaman, 138)

Nur hakikatleri gıdadır (Sabri, 81). Nurlu meyvelerdir (Zühdü, 56). Şükür Risalesi, şeker şerbetidir (Hulusi, 87).

Hulusi Beye göre Nur’lar ruhî ve mânevî gıdadır. Hulusi Bey gıdasını almak için Risalelerin Nur’dan sofrasına oturur.

- Asır Hasta, Bediüzzaman Doktor, Risale-i Nur Reçete

Risalelerde dikkat çeken teşbihlerden bir kısmı hastalık, doktor, reçete, merhem, eczadır. İnsanlar manen hastadır. Bediüzzaman doktor, Risale-i Nur reçetedir. Her bir Risale ecza ve merhemlerdir.

Risaleler açlara meyve ve gıda olduğu gibi hastalara da ilaç ve şifadır. Her bir söz, eczahane-i kudsiye-i Kur’aniyeden birer reçetedir. (Bediüzzaman, 67) Risale-i Nur Külliyatı nur eczahanesidir. (Sabri, 81). Sözler hâzık doktordur (Sabri, 41). Sabri ve Süleyman beylere göre (nâfi') tiryaklardır. (Sabri, 56; Süleyman, 63). Şifalı ilâçtır, merhemdir (Süleyman, 63). Risalet-ün Nur ve Mektubat-ün Nur, iksir-i a'zamdır (KuleönlüSarıbıçak Mustafa Hulusi, 141).

Hulusi Beye göre kendisi Bediüzzaman’ın manen hasta bir talebesidir. Kur’an'ın eczahanesinden verdiği ilâçlarla sıhhatini, matbaha-i Kur’an'dan intihab buyurduğu bu gıdalarla bütün hasseleri kuvvetlenmektedir. (Hulusi, 28).

Bir kısım insanların hastalıkları daha derinlerdedir. Kalp gözü olan bir doktor bu hastalıkları teşhis ve tedavi edecektir. Sözler, kalptir, gözdür, röntgen makinesidir (Sabri, 56). En gizli hastalıkları teşhis ve tedavi etmektedir.

Sabri Beye göre Sözler’in “herbirini herkese görmek müyesser olmayan gayet dakik ve amîk beyanat-ı harikalarını” gösteren röntgen makinesidir. “Nasıl o röntgen şuâı şu uzuvların içindeki en hafî ve ince hali görüyor, gösteriyor. Öyle de, Nurların hazinedarları olan Sözler dahi, hakaik-i eşyada en ufacık zerreleri bile görmek ve göstermek hâssasını hâizdir. ”

Hafız Ali’ye göre Yirmi Yedinci Söz “dertlere birer iksir, ilâç ve cevab-ı şâfi”dir.

Bediüzzaman’a göre “şu hayatın bütün kıymeti ve ehemmiyeti hayat-ı bâkiyeye çekirdek ve mebde ve menşe olması cihetindendir. Yoksa, hayat-ı ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu hayat-ı fâniyeye hasr-ı nazar etmek, ânî bir şimşeği sermedî bir güneşe tercih etmek gibi bir divaneliktir. ”

Ona göre “Hakikat nazarında herkesten ziyade hasta olan, maddî ve gâfil doktorlardır. ” Eğer eczahane-i kudsiye-i Kur’âniyeden tiryâk-misâl imanî ilâçları alabilseler, hem kendi hastalıklarını, hem beşeriyetin yaralarını tedavi ederler. Doktorların Risaleler ile intibahı yaralara bir merhem olduğu gibi, başka doktorların da marazına bir ilâç yapar.

Üstad doktorların bazı malûmatlarını lüzumsuz, faydasız, ehemmiyetsiz, odun yığınları gibi câmid şeylere benzetir. “O fennî malûmatı, o felsefî maarifi faydalı, nurlu, ruhlu yapmak çaresini aramak lâzımdır. Sen dahi Cenab-ı Haktan bir intibah iste ki, senin fikrini Hakîm-i Zülcelâlin hesabına çevirsin, tâ o odunlara bir ateş verip nurlandırsın. ”

Doktor İbrahim Bey Üstadın ifadesiyle “kendi hastalığını teşhis edebilen bahtiyar doktor, samimî ve aziz dost”tur.

Doktor Yusuf Bey cismani hastalıkların tabibidir. Bediüzzaman ise manevi hastalıkların. Yusuf Bey Risaleler ile manevi hastalıklarını tedavi etmiştir. Artık “doktorların düşündüğü gibi” düşünmemektedir. Bundan dolayı manevi tabibi Üstadının “esîri ve kurbanı”dır.

-Risaleler Deryadır, Denizdir

Risale-i Nur çölleşen ruhlara ab-ı hayattır, deryadır, denizdir. Nur Talebeleri çölde su arar gibi Nur’ları aramaktadırlar. Hüsrev ve Sabri Beylere göre Risale-i Nur nur deryasıdır (Hüsrev, 73; Sabri, 81). Bahr-i muhit-i nurdur (Sabri, 42). Bahr-i muhit-i ummana dökülen nehirlerdir (Hüsrev, 94). Risaleler, Kur’an-ı azîm-ül bürhan'ın bahr-i ummanında medfun definelerdir (Hüsrev, 93). Berrak ve saf ırmaklardır (Zekâi, 71). Billurî sular akıtan ulu pınardır (Zekâi, 72). Ab-ı hayat çeşmesidir (Lütfü, 77).

Hafız Ali’ye göre ise Risaleler deryadır. "bahr-i muhît-i kebir"dir. Üstad “deryâ-yı nurun başkumandanı”dır. Üstada göre ise Hafız Ali mahşerde Nur Talebelerinin kumandanıdır.

Asım Bey’e göre bir rahmet deryası olan Risaleler insanı ağlatır. Kalbten yükselip gelen bir sesle "Ağla, hem çok ağla! Belki rahmet-i İlâhiyenin nüzûlü ve âlem-i İslâmın saâdet ve selâmeti için ağlayanlarla beraber ağla" diye inler. Kalb gözü “bu hüzne iştirak ederek, Dicle ve Fırat ve Nil-i Mübarek gibi âlem-i gayb vâdilerinde sular akıtarak” ağlar.

Risaleler Asım Bey gibi “fakir ve müptedilere büyük ve pek büyük bir ders, bir mürşid ve mutmainneye erişmiş ve daha yukarı çıkmış sâfilere bir düstur ve ders-i ibrettir. Kıymet takdir edilmez bir şâheser-i tarikattır, bir nur-u hakikat-feşân, bir gülistandır. Daha doğrusu, sırf bir ilham-ı Rabbânîdir. ”

Bir gülistan-ı ferahfezada gayet nâdide ve hoş-bûezhar-ı latife gûna-gûn bulunup da, hangisini koparmağa, koklamağa, tercih etmeye mütehayyir kalıp da, neticede hepsinden bir deste, bir demet yapmağa karar verdiği gibi; bu risale-i şerifeler de yazanı, okuyanı, dinleyeni nur bahçesine, nur deryasına gark edip de mütefekkir, mütehayyir edip, hepsinden bir çiçek demeti yapmaz da ne yapar? (Asım Bey, 98)

Murad Efendiye göre Risaleler deryadaki cevherlerdir. O maarif deryasına daldığında bu cevherleri bulmuştur. “Derya-yı maariften sema-yı irfana ilahî bir hava ile coşup fışkıran ve sema-yı irfandan zemin-i maarife ilahî bir hava ile inen baran-ı marifeti ve feyezan-ı hikmeti zemin ile âsuman arasında seyre dalmıştım. Bu sırada coşan deryanın ka'rından, sahil-i Beyana bahâ takdir edilemeyen cevahir geliyordu” (Murad Efendi, 103).

Barla Lahikasında deniz, umman, derya, bahr gibi teşbihler de sık kullanılmaktadır.

Sabri Beye göre Sözler bahr-i muhît-i Nur’dur. Sabri Bey o bahirde seyr ü seyahate çıkmış manevi ticaret ehlidir. Risaleler “beşerin pek ziyade ayağını kaydıran şu asırda, gayetle harika ve fevkalhad cihazat ve malzemeyi neşreden Nur fabrikası”dır.

Yirmidokuzuncu Söz'de, melaike denizlerinde sefain-i kibriyaya yapışarak seyran ederken… dördüncü mes'elelerde deniz dalgıçları gibi derya-yı maneviyatta dalıp yüzerken, o kadar envâr-ı hakaik-i kibriyaya ve ezvak-ı letaif-i ulyaya müstağrak olur ki, arz u ifadeden âcizdir. (Sabri, 41).

Burak-ı tevfik ile hakaik-i semavatarâh-ı urucuirae ve tefhim için, tanzim ve tasnif buyurulan ve her bir lem'a-i ulviyesi, aklî ve naklî binler âyât ve alâim-i imanı fevkalhad izah ve isbat eden ve bir mirkat-ı iman ve bir mir'at-ı Vâcib-ülVücud ve-l Mennan olan ve saray-ı dâr-ı bekanın elmas bir miftahı bulunan bir eserdir Yirmiikinci Söz. Nur deryasından nûş etmek isteyen bir kimse, Birinci ve Yirmibirinci ve Yirmiikinci Sözleri alsa, diğerlerine eli yetişmezse dahi maraz-ı kalbîyi def' u ref'e, ruhu tenvir u tesrire kâfi bulunduğu meşhud ve müsellemdir. (Sabri, 46).

-Celal ve Cemal’den Kemale Risale-i Nur

Üstadın hayatına baktığımızda Eski Said döneminde celal içinde cemal, Yeni Said döneminde cemal içinde celal, 3. Said Döneminde ise herşeyiyle kemalde bir zat görünür. Barla Lahikası Yeni Said dönemi eseridir. Eserde mektupları yer alan Hulusi, Refet, Asım, Hüsrev gibi isimler asker kökenlidir. Mektuplara dikkat edildiğinde bu zatlarda Üstadın celal tarafının cemal tarafından daha çok tecelli ettiği görülür. Öte yandan Barla’da yakın olarak Üstadın hallerine şahitlik eden şahısların mektuplarında ise cemal celalin bir adım önündedir. Üstada coğrafi olarak uzak olanların daha celalli olduğu ve Risaleleri anlatırken bu yönde teşbih ve temsillerde bulundukları gözlemlenmektedir. Risaleler kale, kılıç, silah gibi teşbihlerle anlatılmaktadır.

Her bir Risale; kal'a-i hasindir (Lütfü, 171). Sözler ve Mektublar, çelikten daha güzel, polattan daha kuvvetli saraylardır (İmamoğlu Hâfız Mustafa, 162).

Hulusi Beye göre Risaleleri mânevî taşlardır. Hedeflerine ulaşmaktadır.

Yirmi Beşinci Söz “Mühlik bir silâhhane; yıkılmaz, aşılmaz, geçilmez bir sur; burç ve barûsu muhkem, mahûf ve müthiş bir kal’a-i polat ve beden”dir

“Risale-i Nur bu zamanda ehl-i iman ve İslam için ön planda ele alınması icab eden ehl-i iman elinde manevi bir kılıçtır. ” Elbette “Allah kudret kılıcıyla şerleri kesecektir. ”

-Risale-i Nur Elmas Dükkânıdır

Barla Lahikasında en çok dikkat çeken teşbih gruplarından biri de hazine, cam, elmas gibi değer ifade eden sembollerdir. Ahir zamanın mühim bir özelliğidir ki kırılacak cam parçaları bilerek ve isteyerek elmaslara tercih edilir. Bediüzzaman hakikat elmasçısıdır, camcı değildir.

Risaleler Kitab-ı Mübin'in hazine-i hakaikının miftahıdır (Hafız Ali, 108). Otuzikinci Söz, giranbaha bir hazinedir (Zekâi, 76). Risale-i Nur hakikatleri, elmaslardır (Hulusi, 52). Sözler, mübarek cevherlerdir (Hulusi, 31). Her bir risale elmas kılınçtır (Lütfü, 171).

Risaleler, elmas menbaıdır (Sabri, 43). Dürr-i yektadır (Sabri, 41). Otuzbirinci söz elmas külliyatıdır (Sabri, 41). Yirmiüç ve Otuzuncu Sözler, mahzen ve medfen-i mücevherattır (Sabri, 44). Siyah Dut'un Bir Meyvesi ve hakikatleri, altun topun elmas gülleleridir (Sabri, 43). Sözler elmas, cevahir ve akik külliyatıdır. Yirmi Sekizinci Söz’ün her bir kelimesi birer elmas mahzenidir. Altın-misal hurufattan mürekkep elmas menbaıdır. Risaleler kıymetli elmaslardır. Cenâb-ı Haktan Habib-i Zîşânına gönderilen şecere-i tûbânın nâmütenâhi semereleridir. Sât-ı Üstadâneleri bînazîr mücevherâtın ihraç ve teşhiri zamanını bulup sergi-i Rabbâniye ve Muhammediyeye vaz' eden kişidir. Risalelerde Kur’ân-ı Hakîmin nur ve ziyâdar menbaı cûş u hurûşa gelmiştir.

Furkan-ı Hakîmin elmas madeninden dehşetli bir infilâk husul bulmuştur. Sözler namında hadsiz tiryaklar ve mücevherat zahir olmuştur. Pek çok kulûb def-i maraz ve kesb-i âfiyet etmiştir.

-Risale-i Nur Cennet Bahçesidir

Bahçe, bağ, bağistan, gül, gülistan, çiçek, zühre gibi kâinatı süsleyen unsurlar Barla Lahikasında sıkça kullanılan temsil ve teşbihlerdir. Bediüzzaman Barla’da bir yanına Kur’an, diğer yanına kainat kitabını alarak Risaleleri telif etmiştir. Karadut, Çam Dağı, Katran Ağacı gibi yerler Risalelerin yazılmasına beşiklik etmiştir. Cennet Risalesi Barla’da Sıddık Süleyman’ın Cennet Bahçesinde yazılmıştır. Zühdü Beyin ifadesiyle Risale-i Nur Külliyatı, nur bahçesidir (Zühdü, 56). Ferahfeza bir gülistan-ı cinandır (Asım, 98). Risaleler, gayet nâdide ve hoş-bûezhar-ı latifedir (Asım, 98).

Yirmisekizinci Mektub'un Yedinci Mes'elesi, tam zamanında izhar-ı endam eden bir güzeldir (Sabri, 80).

-Risale-i Nur Hz. Nuh’un Gemisidir

Zaman helâket ve felaket asrıdır. Asır başkalaşmıştır. Herkese dünyaya talip olmuştur. İnsanlık Nuh Peygamber dönemini hatırlatan bir dönemde imansızlık deryasında boğulmak üzeredir. İşte bu günlerde insanlığı tufandan kurtaracak Nuh’un Gemisi misali bir gemi ortaya çıkar. Bu geminin adı Risale-i Nur’dur. Risaleler, keştî-i nuh-u selâmettir (Galib, 99). Bütün insanlığı sahil-i selamete götürecektir.

-Risaleler İnsanı Fabrika Ayarlarına Döndürür

Barla Lahikasında fabrika ibaresi de dikkat çeken bir diğer teşbihtir. Risaleler fabrika gibi nur hizmeti vermiştir. Sabri Beyin ifadesiyle sefain-i Kibriya gayetle hârika ve fevkalhad cihazat ve malzemeyi neşreden nur fabrikası olmuştur (Sabri, 42).

Risaleler kalem ile çoğaltılırken binlerce insan fabrika ve teksir makinesi gibi çalışmıştır. Hüsrev Bey önderliğinde Isparta’da Risaleleri yazan gruba “Gül Fabrikası” denilirken Hafız Ali önderliğinde İslamköy’dekilere “Nur Fabrikası” namı verilmiştir.

Hafız Ali’ye göre “Risaleler Nur fabrikasının elektrik lambaları”dır. “Kuvve-i câzibeleri, o yolu pek parlak gösterdiği gibi, pek yakından cezb edip hemen yakın ve yakından daha yakın olduğunu göstermekle beraber, havf yerine emniyet, zakkum yerine asel” bahşetmektedir.

-Risale-i Nur Hakikate Açılan Merdiven, Kapı ve Pencerelerdir

Hulusi Beye göre Risaleler, Nurlu pencerelerdir. Hulusi Bey “dünyevî işlerden tahlîs-i nefîsle iğtinam edebildiği vakitlerde” pencerelere koşar. İçlerine girer. Hakikate erer.

3-Bediüzzaman İçin Kullanılan Temsil ve Teşbihler:

Bediüzzaman’a göre “lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. ” Kendisi Risaleler için öyle bir kuru çubuk hükmündedir. Fakat talebelerine göre Bediüzzaman’ın fonksiyonu bu kadar sınırlı değildir.

Bediüzzaman Barla’ya geldiğinde onu “Hoca”ya benzeten Nur Talebeleri zamanla ondaki ilmin ve dilin künhünü görünce “Üstad” olarak hitap etmeye başlamışlardır. Kendilerini “köle”, onu da “Efendi” olarak görmüşlerdir. O her haliyle kalblere hükmeden “Hazret”tir. “Bakiye vasıl olmuş bir fani”dir.

Asım Bey Bediüzzaman’ı Nur’un dellalı olarak teşbih eder. Dua eder. “Cenab-ı Zülcelal ve-l Kemal Hazretleri Muhterem Zât-ı Üstadanelerini dünyalar durdukça Nur Risalelerini rehberlikte, delalette ve nur dellâllığında ilâ-âhir-üd deveran kaim buyursun, ” (Âsım, 99).

Kur’an bağistan’dır; Bediüzzaman o bağistanın “bülbül”üdür. (Nasuhizade Şeyh Mehmed Efendi, 114),

O “ziya-yı hidayet”tir.

Sübhanın esrarına vâkıftır.

Bediüzzaman’ın sözleri, mahremlerin de kendisine nâmahrem olduğu güzel kızdır (Abdülmecid, 120).

Hulusi Beye göre Üstadı “hayatın her safhasından kıymetli ve o hayatı, pervâne-misâl, bir emrinin infâzına ateşte yakmaya her an hâzır”dır. “Lâfzî bir üstadı” kaybetse de Üstadında “mânevî müteaddit mürşidleri” bulmuştur.

“Mü’minlerin imanına kuvvet veren, gafilleri uyandıran, dalâlete düşenlere râh-ı hidayeti gösteren, hükemâ-yı felâsifeyi beht ve hayrette bırakan Kur’ân-ı Mübînden nebean ve lemeân eden o kudsî Sözler’in vücuduna vasıta” olmuştur.

“Dellâl-ı Kur’ân’ın vazife-i memure-i mâneviyesini ifâ” etmektedir.

Onun yazdığı “mucize-i kübrâ-yı Ahmediyeyi ilân eden On Dokuzuncu Mektubun tahsisen bendelerine irsali, yeniden hayata avdet etmiş kadar müessir olmuş ve mütalâası rikkat damarlarımı tahrik ederek hayli ciddî gözyaşı akıtmaya vesile olmuştur. ”

Kendini yeniden hayata döndüren Üstadından ayrılığa dayanamamaktadır. Ruh-u Canıdır. “Ruhuyla sevdiğiyle yaşarken, cismen uzak bulunduğuna ağlamak”tadır.

Seyyid Tevfik’e göre üstadın kalbi “şifahâne”dir. Oradan “tulû eden Otuz Üçüncü Söz” ile “otuz üç cihetten marîz olan kalb-i mecruhunu tedavi” eder. Risalelerdeki “nihayetsiz füyûzat, mevte mahkûm ruhu”na “öyle bir tabib-i hâzık ameliyatı yapmış”tır ki, “mübtelâ olduğu emrâz-ı kalbiyeyi tedavi ve yeniden hayat bahşetmiş olduğundan, arz-ı minnetdârî eyler ve bu bînazîr mücevherat mahzeninin diğer renkli kapılarının da açılmasını âcizâne istirham eyler. ”

4-Nur Talebeleri İle İlgili Teşbih ve Benzetmeler

Barla Lahikası Üstad ile talebeleri tarafından birlikte telif edilmiştir. Ahmet Hüsrev ile Bediüzzaman arasında geçen bir konuşmada “iktiran” sırrından bahsedilir. Bu sırra göre Bediüzzaman olmasa Nur Talebeleri, Nur Talebeleri olmasa Bediüzzaman olmayacaktır. Dolayısıyla Risale-i Nur ve Barla Lahikası ortaya çıkmayacaktır. Barla Lahikasında yayımlanan 279 mektubun 73’ünün Üstada, 206’sının ise talebelere ait olduğu düşünürsek mesele biraz daha vuzuha kavuşacaktır.

Bediüzzaman’a göre bu Risale, nurani bir meclistir. Nur talebeleri Kur'an'ın münevver, mübarek şakirdleridir. Eserde birbiriyle manen müzakere ve müdavele-i efkâr etmektedirler. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur'an'ın şakirdleri onda her biri aldığı dersi arkadaşlarına söylemektedir. Ve Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın hazine-i kudsiyesinin sandukçaları olan Risalelerin satıcı ve dellâllarına muhteşem ve müzeyyen bir dükkân ve bir menzildir. Her biri aldığı kıymetdar mücevheratı birbirine ve müşterilerine orada göstermektedir” (65).

Nur talebeleri, büyük bir memleketi tenvir edecek elektriklerin makinistleridir (Bediüzzaman, 124). Makinenin çarklarıdır (Bediüzzaman, 124).

Risale-i Nur mesleğinin esası uhuvvettir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürid mabeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Nur Mesleği "Haliliye" olduğu için, meşrebi "hıllet"tir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmerd kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletinüss-ül esası, samimî ihlastır. (Lem’alar, 162)

İhlas ve iktiran sırrınca Üstad “özel” durumlarını da dikkate alarak talebelerini “kardeş, ahiret kardeşi, arkadaş, dost ve yoldaşa” benzetir. Bazı talebelerine ise temayüz etmiş vasıfları üzerinden hitap eder. “Aziz, bahtiyar, çalışkan, dikkatli, fedakar, zeki, müteharri, müstefsir gibi iltifat içeren ibarelerle seslenir. Bazı talebelerini demire benzetir. “ Demir gibi sarsılmaz kardeşlerim” der. Hz. Ebubekir Sıddık’ın (r. a. ) ruhunu gördüğü Süleyman Kervancı’yı Hz. Ebubekir’in (r. a. ) bu çağdaki timsaline benzeterek “Sıddık” ismiyle hitap eder.

Biz de ekmek mübarektir. Takva ve verada zirveleşen Süleyman’ın Katran Ağacında gördüğü ekmeğe karşı durumunu “Mübareklik” olarak niteleyerek Süleyman’a “Mübarek Süleyman” unvanı verir.

Bediüzzaman talebelerini bir nesneye, bir duruma, ululardan birine benzettiği gibi birbirine de benzetir. Sabri Efendi, Hulusi-i Sani’dir (2. Hulusi). Ali, ikinci Sabri ve ikinci Hüsrev’dir.

Hafız Sabri’ye göre “Üstad-ı Sâni Hulûsi Bey”, “teşbih ve tabiri caizse, saatçilerde bulunan yıldızvâri sekiz-on ağızlı saat anahtarına” benzer. “O müteaddit ağızlı anahtar, âlemde mevcut her saati tahrik eder, işletir. ”

Zeyl: Barla Lahikasında teşbih ve temsiller hakikate açılan merdiven, kapı ve pencerelerdir. Muğlak ifadeleri akla ve idrake yaklaştırır. Hakikati bin kapılı bir saray gibi gösterip, bu kapılardan birinin muhakkak bize açılacağını söyler. Her bir mektubun bizi Risale yolculuğunda kendi hikâyemize götüreceğini gösterir. Lahikada mektupları olan nur şakirdlerinden birinin de olsa dil ve din dünyasına girebilirsek Risale’nin birçok hakikatinin bize açılabileceğini ispat eder.

*13 Haziran 2015 tarihinde Barla’da Barla Lahikası Sempozyumunda sunduğumuz tebliğdir. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum