1. YAZARLAR

  2. Mehmet ERDOĞAN

  3. Avrupa Birliği ve Bediüzzaman-4
Mehmet ERDOĞAN

Mehmet ERDOĞAN

Yazarın Tüm Yazıları >

Avrupa Birliği ve Bediüzzaman-4

A+A-

• Hürriyet:

Hürriyeti meşrutiyetle eş değerlendiren ve eserlerinin pek çok yerinde beraber telaffuz eden Bediüzzaman , aynı zamanda bu konu ile ilgili uzun,zorlu ve pek çetin bir mücadele vermiştir.”Ben ekmeksiz yaşarım,ama hürriyetsiz yaşayamam” derken bu konudaki hassasiyetini de ortaya koymuş,bir ömür boyu bu uğurda yaptığı mücadelelerle de, bunu isbatlamıştır.Şunu hemen belirtelim ki,Bediüzzaman’ın hürriyet anlayışı ile batının hürriyet anlayışı tam örtüşmez.İlerleyen satırlarda bunun örnekleri verilecektir.Hürriyeti,“başıboşluk” ve “çok fena” ” olarak tanımlayan ve yorumlayan kimselere karşı,orijinal tariflerle gerçek hürriyetin çerçevesini çizmiştir. Batı dünyası; hürriyeti: “Başkasına zarar vermemek şartıyla kişinin istediğini yapması” şeklinde anlayıp uygularken;Bediüzzaman;“Başkasının hürriyetini bozmamayı,hürriyetin yarısı” olarak değerlendirmekte;gerçek anlamda hakiki hürriyetin;“Kişinin hem kendisine hem de başkalarına zarar vermeden hareket etmesi” olarak açıklamaktadır.

Yine hürriyeti, değişik şekillerde tanımladığı aşağıdaki ifadeleri de son derece önemli ve orijinaldir. “Hürriyet;başkasının tahakkümü altına girmeden ve başkasına tahakküm etmeden her insanın serbest bir şekilde hareket etmesidir.” “Hürriyet budur ki;kanun-u adalet ve tedipten (adalet kurumları)başka hiç kimse kimseye tahakküm etmesin.Herkesin hukuku mahfuz kalsın,herkes harekat-ı meşruasında şahane serbest olsun.” “İnsanlık cevherinin küfvü (dengi)olan o hürriyettir ki;saadetsaray-ı medeniyette oturmuş,marifet ve fazilet ve İslamiyet hulleleri(elbise)ile mütezeyyine(süslenmiş)dir.” Bu tarifler “hürriyet”in özelliklerini ihtiva eden çok önemli açıklamalardır.Gücü elinde bulunduran insanların baskılarına boyun eğmemek ve elinde güç bulunduğu için başkalarına baskı yapmamak son derece önemli bir özellik olmakla beraber, uygulaması da bilgi,eğitim ve sorumluluk gerektiren bir husustur.Keza haksızlığa uğrayan insanların haklarını, hukuk mercilerine başvurarak kanuni yoldan halletmeğe çalışmaları; asla “yargısız infaz”da bulunarak, suçlu olanları kendileri cezalandırma yoluna gitmemeleri gerektiği hususu kanun hakimiyetini gösteren önemli bir uygulamadır.Yine insanların hür olabilmeleri için, sadece dağ başında serbest olarak yaşamak değil;toplum içinde medeniyetin ve teknolojinin bütün imkanlarından yararlanarak; ilmi çalışmalarında , inanç ve ibadetlerinde, şahane bir şekilde hür olarak yaşamaları, gerçek “hürriyet”in uygulamada ki şeklidir.Çağdaş olmanın gereği de budur.

Bir kısım insanlar;hürriyeti, her şeyin mubah ve serbest olduğu ibahe mezhebi ve bolşevizm sistemi zannettiklerinden veya öyle bildiklerinden dolayı İslamiyet adına “hürriyet” e karşı çıkmış ve eleştirmişlerdir. Halbuki Bediüzzaman;“Hürriyet-i mutlaka (sınırsız hürriyet) vahşet-i mutlakadır belki hayvanlıktır.” Tahdid-i hürriyet (hürriyetin sınırlandırılması) ,insaniyet nokta-i nazarından zaruridir” ifadeleriyle sınırsız bir hürriyet anlayışının son derece yanlış ve zararlı olduğunu, “hürriyetin sınırlandırılması” nın ise, insanlık açısından bir gereklilik olduğunu açıklamaktadır..Başka bir ifadesinde:“ “Sefahet ve rezaletteki hürriyetin, aslında hürriyet olmadığını,” tam tersine, nefis ve şeytanın esiri olmak olduğunu vurgulayarak,batının hürriyet anlayışından farklı düşünmesinin sebebini açıklamıştır. “İnsanlar hür oldular ama yine abdullahtırlar(Allah’ın kulu)” cümlesi ile de, hür olan insanların diğer taraftan, Allah’ın emir ve yasakları ile hürriyetlerinin sınırlandırıldığını belirtmektedir.

“Medeniyet-i İslamiye’nin medeniyet-i hazıradan farkı,yalnız menahi ve rezail ve esaret-i nefisten men’idir.” .Belki de batının hürriyet anlayışından onun anlayışını ayıran en belirgin husus bu noktadır.Gerçekten batı medeniyetlerini o kadar terakki etmelerine rağmen çöküşe doğru götüren husus, onların her türlü sefahet ve rezaleti hiçbir kayıt tanımaksızın serbest bırakmaları ve uygulamalarıdır.“Avrupa’nın medeniyeti fazilet ve hüda üzerine bina edilmediğinden;belki heves ve heva (nefsani ve şehevi arzular) (haksız)rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden;şimdiye kadar medeniyetin seyyiatı hasenatına galebe edip ihtilalci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği” ni belirten ifadesi de; hürriyetin sınırlı tutulmasının önemini belirtmektedir.Batı medeniyeti hürriyeti sınırlı tutmadığından,bu kadar teknik imkanlara sahip olduğu halde, sefahet ve eğlence sonucu meydana gelen uyuşturucu iptilasından dolayı geleceği ile ilgili büyük tehlikelerle karşı karşıya kalmıştır.Böyle bir sonuçla karşılaşmamak için,hürriyetin; ifade ettiği manaya uygun bir şekilde uygulanması gerekmektedir.

• Eşitlik ve Azınlıklar:

Eşitlik konusuna da son derece önem veren Bediüzzaman,bunu “mutlak” manada ve her hususta eşitlik olarak değerlendirmez.Çünkü Ona göre “mutlak eşitlik”; yani her yönden insanların eşit olması mümkün değildir ve insanın yapısına zıttır. Orijinal şekliyle bu hususu şöyle ifade etmektedir:“Evet,ben neseben ve hayatça, avam tabakasındanım.Ve meşreben ve fikren, ‘müsavat-ı hukuk’(hukukta eşitlik) mesleğini kabul edenlerdenim.Ve şefkaten ve İslamiyet’ten gelen sırr-ı adalet ile,burjuva denilen tabaka-i havassın(imtiyazlı üst sınıf) istibdat ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım.Onun için adalet-i tamme lehinde,zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim.Fakat nev’i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti,müsavat-ı mutlaka (mutlak eşitlik) kanununa zıttır.” Bu ifadelerinden de anlaşılacağı gibi Onun üzerinde durduğu eşitlik: “hukukta ve imtiyazsızlıkta ”eşitliktir. “İbadet ve camideki müsavat,üssül-esa-ı meslek (temel ölçü)edilse” ifadesi ile de eşitliğin uygulamadaki örneğini vermiştir. Camide ibadet yapan insanlar arasında, nasıl makam ve rütbe farkı yoksa, bu eşitliğin kanun karşısında da her ferde uygulanması gerektiğini belirtmiştir.

“Gayr-i Müslimlerle nasıl müsavi olacağız?” sorusuna verdiği cevapta:“Müsavat ise fazilet ve şerefte değildir,hukuktadır.Hukukta ise şah ve geda (dilenci)birdir”. Devam eden cümlelerinde “İslam Dini’nin “karınca”nın hukukunu dahi nazara aldığını,değil öldürmek, bilerek onu incitmeği bile yasakladığını,böyle bir dinin insan gibi en üstün bir varlığın(hangi dinde ve inançta olursa olsun)hukukunu asla ihmal etmeyeceğini belirterek,”Hazreti Ali gibi bir halifenin sıradan (yani makamı şöhreti olmayan) bir Yahudi ile,Selahaddin-i Eyyubi’nin de fakir bir Hıristiyan ile eşit şartlar altında muhakeme edildiğini” örnek verir.Bu durum aynı zamanda Bediüzzaman’ın azınlıklara karşı düşüncesinin de bir örneğidir.“Ermeniler bize düşmanlık edip hile ve hiyanet ediyorlar.Nasıl(onlarla)dostluk üzerine ittifak edeceğiz?” sorusuna verdiği cevapta:“Düşmanlığın sebebi olan istibdat öldü.İstibdadın zevaliyle dostluk hayat bulacak.Size bunu katiyyen söylüyorum ki;şu milletin saadeti ve selameti Ermenilerle ittifak ve dost olmağa vabeste(bağlı)dır.Fakat mütezellilane dost olmak değil,belki izzet-i milliyeyi muhafaza ederek,musalaha (anlaşma)elini uzatmaktır.” Bu cevapta oldukça ince bir diplomasi sezilmektedir.Çünkü aynı vatanda uzun süre beraber yaşayan insanların huzur içinde olabilmeleri,ancak birbirlerinden emin bir şekilde dost olarak yaşamaları ile mümkündür.Aynı zamanda globalleşen dünyada Ortaçağ anlayışı düşmanlıkların ve savaşların son bulması gerektiğini de ifade etmektedir bu cevap.

Yine “Ey iman edenler Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin” ayetini delil göstererek:“Yahudi ve Hıristiyanlarla muhabbetten Kur’an’da nehiy(yasaklama)vardır.Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz?” diye itiraz eden kimselere verdiği cevapta özet olarak mealen: “Yahudi ve Hıristiyanlarla;Yahudilik ve Hıristiyanlık inançları noktasından ‘dostluk’ olamayacağını,(çünkü İslamiyet inanç hususunda bu dinlere ihtiyaç bırakmayacak şekilde her hususu aydınlatmıştır) ancak, onlarda bulunan güzel sıfatların sevilmesinin,medeniyet ve teknolojilerinin beğenilerek iktibas edilmesinin ve asayişin temini için sulh ve sükunet içinde yaşanması noktasındaki anlaşma ve dostlukların, asla Kur’an’ın yasakladığı hususlar” olmadığını belirtir.“Gayr-i Müslim’in askerliği nasıl caiz olabilir?” sorusuna: “Dış düşmana karşı savunmada aynı vatanda yaşayan herkesin savunmaya yardım etmesinin yanlış bir tarafı olmadığını,Peygamber Efendimiz zamanında müşriklerden anlaşmalı askerlerin bulunduğunu,Yeniçeri ocağında gayr-i Müslim askerlerin bulunduğunu ve hepsinden önemlisi de gayr-i Müslimlerin askere alınmaması ve sadece Müslümanların askerlik yapması sonucunda;onların ticari yönden zengin olup, nüfus bakımından çoğalmalarına rağmen ; bizim onlara kıyasla maddeten geri kalmış olduğumuzu ve savaşlar sebebiyle nüfus bakımından azaldığımızı belirterek, onların askerlik yapmalarının hem caiz, hem de gerekli” olduğunu açıklamıştır.

Meşrutiyetin ilan edilmesi sebebiyle azınlıkların vatandaşlık haklarından yararlanmasını yadırgayan bazı kimseler:“Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar;nasıl olur?”diye sorunca :“saatçi,makineci ve süpürgeci oldukları gibi...Zira ,meşrutiyet hakimiyet-i millettir;hükümet hizmetkardır.Meşrutiyet doğru olursa kaymakam ve vali reis değiller belki ücretli hizmetkarlardır” diyerek, “onlar”ın bu makamlara gelmelerinin son derece normal bir vatandaşlık hakkı olduğunu ve yadırganacak bir tarafının bulunmadığını beyan eder.Hürriyetin güzelliklerini uzun uzun anlatan Bediüzzaman’ı dinleyen şarktaki insanlar hürriyet konusunda ikna olduktan sonra: “Pekala kabul ettik ki,hürriyet iyidir.Fakat şu Rum ve Ermenilerin hürriyeti bizi düşündürür.Reyin (görüşün)nedir?”diye sorarlar.Bu soruya cevaben: “Evvela onların hürriyeti,onlara zulmetmemek ve rahat bırakmaktır.Bu ise şer’idir. (İslam’ın emri)” açıklamasıyla onların endişelerinin yersiz ve haksız olduğunu beyan eder.İlerleyen satırlarda ise,azınlıkların ve gayr-i Müslimlerin vatandaşlık haklarının verilmesi neticesinde,Müslüman ülkelerde bulunan azınlık durumundaki pek çok Müslüman’a da hürriyet yolunun açılmış olacağını belirtir.Burada da önemli bir diplomasi örneği verilmektedir.Kısaca özetlenecek olursa,meşrutiyetin ilanıyla ve Avrupa Birliğinin çok yakın bir süre önce kabul edip uyguladığı “azınlık hakları” aslında bir yenilik değil.Çünkü bunun örnekleri İslam’ın ilk devrelerindeki uygulamalarda gayet açık bir şekilde görülmektedir.Bediüzzaman da,din adına bu konulara itiraz edenlere yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, dini delillerle cevap vermiştir.

• Ana dilde eğitim:

Bediüzzaman “ana dil”in milleti millet yapan önemli bir unsur olduğunu belirtmekle beraber, dil konusunu ideolojik ve ırkçılık anlamında asla savunmaz.Zaten eserlerinin hiçbir yerinde menfi milliyetçilik olan “ırkçılığı” savunduğunu gösteren bir kelimeye rastlamak mümkün olmadığı gibi, aksini isbat eden pek çok ifadeleri mevcuttur.Kendisi Doğu Anadolu’da dünyaya gelmiş olmasına rağmen, “Kürtçe” olarak yazdığı makaleler bir iki tanedir.

O makalelerde de kendi soydaşlarına birlik,beraberlik ve okumanın önemini anlatır.Hatta makalenin sonunu şöyle bağlar: “Sonuç olarak; okumak, okumak, okumak ve el ele vermek, el ele vermek,el ele vermek!...” “Ana dil”in bazı özelliklerini özet olarak ve mealen şöyle ifade etmektedir:“Dil;edebiyat meyvelerinin ağacıdır.Hayat kaynağı olan ilmin kanallarıdır.Kıymet ve kültür seviyesini tartan mutedil bir terazisidir.Doğrudan doğruya herkesin vicdanında pencereler açan ışık huzmesidir.İnsanda kaderin sikkesidir damgasıdır.Yani insanın doğduğu yerde konuşulan dili öğrenmesi kaçınılmazdır.Anadil çok küçük yaştan itibaren öğrenildiğinden sonradan öğrenilen dillerden farklı olarak,anlatılanları daha kolay ve çabuk anlama ve anlatılmak istenilen düşüncelerin de aynı şekilde pratik olarak süratli” olacağını belirtir.Bediüzzaman; “dil” konusuna, eğitimde bir araç olarak bakar ve önem verir.Yoksa ırkçıların, dil konusunu amaç yerine koymaları gibi, işi ideoloji haline getirmez. Bediüzzaman’ın fikirleri içinde eğitimin son derece önemli bir yeri vardır.Hayatının birinci derecedeki gayesinin bu olduğunu söylemek ,mübalağa sayılmaz.Üç büyük düşman olarak sıraladığı: “Cehalet ,zaruret(fakirlik) ve ihtilaf” konularından “cehalet”i birinci sıraya koymaktadır.Bu düşmana karşı da “marifet”yani ilim ve eğitimle karşı konulması gerektiğini belirtir.Cehaleti ;“bizi mahveden” en büyük düşman olarak görür.Meşrutiyetin güzelliğini anlatmak için,hükümeti bir doktor ve eczaneye benzetir:“Biliniz hükümet hekim gibidir,millet hastadır.Farz ediniz ben bir hekimim.Şu çadır da bir ecza hane;içindeyim.Umum köylerde veyahut evlerde çeşit çeşit hastalıkları teşhis etmiş,reçetesini yazmış bir münthap adam,yanıma geliyor ve reçetesini ibraz ediyor ki; “Daül-cehl ile baş ağrısı var.(cehaletten meydana gelmiş hastalık)”yazılıdır.Ben dahi fen afyonunu(fen ilimlerini) ibtida (önce) onların lisanlarının zarfında (anlayacakları dil)sonra da lisan-ı resmiyeye ifrağ ederek (resmi dile bağlıyarak), veriyorum.” Bu ifadelerden anlaşılan şudur.Hükümet bölgesel rahatsızlıkları gidermek için ,“teşhisi ” iyi yapmalıdır.Cehaletin tedavisi tabii ki ilim ile olacaktır.İlmin fayda sağlayabilmesi için o bölge insanı tarafından anlaşılır dilde olması gerekir.Bilmediği dilde ne kadar önemli şeyler anlatırsanız anlatın faydasızdır.Resmi dili öğretirken bile ister istemez onun anladığı dil ile tercüme edeceksiniz ki,anlayabilsin.Görüldüğü gibi burada hedef o insanların “dil”i değil. Hedef öğretim ve eğitimdir.Oradaki insanlara kültür ve eğitim noktasında bir şeyler verebilmektir.Dil ise,bu önemli hususlarda sadece araçtır.Bediüzzaman’a göre ilimler arası ayırım yoktur .Fen ve din ilimlerini “bir kuşun iki kanadı” gibi düşünür .Biri eksik olduğu takdirde kuş uçamadığı gibi;akla hitap eden fen ilimleri ve vicdana hitap eden dini ilimlerden birinin eksikliği de önemli boşluklar oluşturacaktır.Bu hakikati şu veciz cümle çok güzel özetlemektedir:“Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir.Aklın nuru fünun-u medeniyedir.İkisinin imtizacıyla(birleşmesi)hakikat tecelli eder.” Bediüzzaman;önemli bir projesi olan; “Medresetü’z-Zehra Üniversitesi” konusunda bu konuları uzun uzadıya izah eder.Bu üniversitede eğitim ve öğretim yapılırken; “Türkçe ve Arapça’nın mutlaka gerekli ve mecburi;Kürtçe’nin ihtiyari(seçmeli) ders olarak okutulmasını” söyler.Bunları söylemesindeki maksat; bu üniversitede okutulacak derslerin anlaşılması ve gereken istifadenin sağlanmasıdır.

• Ekonomi:

Avrupa Birliği’nin benimsediği ekonomik ölçütler pek çok teknik hususları kapsamaktadır.Bu bakımdan Bediüzzaman ekonomiden teknik olarak bahsetmez.Maddeten terakki etmenin önemini,terakki edebilmek için de gerekli alt yapı diyebileceğimiz prensipleri söyler.En önce tabii ki “çalışmak” ve “fiili dua” denilen “kainattaki sebepler” e başvurmak. “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır” ayetiyle ve “Çalışıp kazanan Allah’ın sevgili kuludur” Hadis-i şerifini temel ölçü alarak,terakki için “çalışma meyli” ve “ çalışma şevki” nin öncelikli şart olduğunu ifade eder.Sadece çalışmanın da yeterli olmadığını “mesailerin tanzim edilmesi” ifadesi ile intizamlı,bilgili,planlı programlı ve günün her türlü müsbet imkanlarından yararlanmak suretiyle çalışmanın şart olduğunu belirtir.Ayrıca terakki için insanların “mabeynindeki emniyet ve güvenin tesisi” de büyük önem arz etmektedir.Tabii ki sadece bunların da yeterli olduğu söylenemez.İnsanlar arasında “teavün düsturu” denilen yardımlaşma prensibinin de işler hale getirilmesi gerekmektedir.Bunlara ilaveten, “iktisatlı olma ve israftan kaçınma” prensiplerine de uyunca;terakki etmemek için sebep kalmıyor.Batı,bu kuralların bir kısmına ahlaki olarak bir kısmına da kanuni kurallar neticesinde büyük ölçüde uymağa çalıştığı için bu günkü kalkınma potansiyelini yakalamış durumdadır.Aynı potansiyeli yakalayabilme şansı bizim için de vardır. Şayet fırsat kaçırılmazsa aynı trendi biz de yakalayabiliriz.

Avrupa Birliği konusunda sonuç olarak şunları söyleyebiliriz:Siyasal ve sosyal hakların elde edilmesi açısından AB kriterleri büyük önem taşımaktadır.Bu önemli konular hakkında Bediüzzaman’ın görüş ve düşüncelerini yukarıda kısmen arz etmeğe çalıştık.Bunların daha pek çok örnekleri Risale-i Nur külliyatında mevcuttur.Ekonomi ile ilgili prensipler de kalkınma açısından fevkalade ehemmiyetli hususlardır.AB üyesi ülkelerin kalkınmışlık düzeylerine bakıldığında,diğer ülkelerden “farklı yönleri” derhal göze çarpmaktadır.Avrupa’daki işçilerimiz bu kadar vatan hasretine rağmen,neden acaba kendi ülkelerine dönmek istemiyorlar?Soruyu başka bir şekilde soracak olursak:Bugün AB ülkeleri vize uygulamasını kaldırsa ve kendi ülkelerine girmeği serbest bırakmış olsalar,iş yapabilecek durumdaki insanlarımızdan memleketimizde kaç kişi kalacaktır?Aslında bu soruların cevapları soruların bizzat içinde bulunmaktadır.Yani oralardaki özgürlükler, refah düzeyi bizden yüksek olmasa,bu güzelim ülkeyi kimse terk eder mi? Durum gayet açık ve net olarak ortada iken,hala daha “Bağımsızlığımız elden gidecek” yaygaraları ile duygu sömürüsü yapmanın hiçbir anlamı yoktur ve bu gidişin önünün kesilmesi de bu yaygaralarla mümkün değildir.Çünkü artık insanlar her tarafı görüyor, duyuyor ve mukayese yapıyor.Mugalatalarla kimse aldatılamayacaktır.

Bütün bunların yanında AB üyesi ülkelerin de, kabul ettiği prensiplere her zaman uymadığını,zaman zaman çifte standart uygulamalarda bulunduklarını da göz ardı etmemek gerekiyor.Ama buna rağmen iyi taraflarının ,kötü yönlerinden fazla olduğu da inkar edilemez bir gerçek.Zaten Avrupa’nın kötülük ve rezaletlerinden bize gelmeyeni kalmamış.Hatta bu noktada onlardan ileri durumdayız.Bize henüz gelmeyenler,daha doğrusu bizim almadıklarımız ise, Onların güzel yönleridir.Öyle ise endişe etmeğe gerek yoktur.

Yukarıda sayılan önemli hususları göz önünde bulundurarak, AB ne girebilmemiz için çaba sarf eden, aydın yazarlarımızın ve siyaset adamlarımızın hepsini(hangi siyasi görüşte olursa olsun)tebrik ediyor ve kendilerine teşekkürlerimi arz ediyorum.Bahane olarak değil de gerçekten samimi olarak, AB ne girme noktasında ihtiyatlı davranan ve endişelerini beyan eden insanlara da hak veriyor ve saygı duyuyorum.Ama bu birliğe girme neticesinde ülkemizin ve büyük çoğunluğun büyük kazanımlar elde edeceğini bildiği halde;sırf kendi “menfaat ve saltanatı” zedelenecek diye,başka bahaneler ileri sürerek,bu birliğe üye olmağa karşı çıkan insanları da kınıyorum.Önemli olan bir nokta da şudur.Sadece Avrupa Birliği’nin kurallarını kabul etmekle mesele çözülmüş olmuyor.Kendimizin de, günlük hayatımızda bu kurallara uymağa alışması gerekmektedir.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum