Niyazi-i Mısri

İlk defa lise yıllarında bir öğretmenimden duymuştum onun ismini. Bu şehre Niyazi-i Mısri'nin ruhu sinmiş demişti Malatya'yı anlatırken... O zaman bu sözün ne anlama geldiğini, öğretmenimin bunları söylerken neyi kastettiğini çözdüğümü söyleyemem.Niye böyle demişti? Niyazi-i Mısri'nin ruhunun sinmesi iyi bir şey mi, kötü bir şey mi tam kavrayamamıştım. Hatta bahsettiği kişinin kim olduğunu da bilmiyordum. Bir kente ruhu sinmiş ama ben o kentte yaşayan biri olarak bu ismi o güne kadar hiç duymamıştım.Bu isimle ikinci kere Bediüzzaman'ın İhtiyarlar Risalesi'ni okurken karşılaştım. "Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım, vücudum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyazi-i Mısrî'nin;Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere,Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber,dediği gibi, ruhumun hanesi olan cismimin de her gün bir taşı düşmekle yıpranıyor. Ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümitlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden mufarakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O mânevî ve çok derin ve devâsız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyazi-i Mısrî gibi dedim ki;Dil bekası, Hak fenâsı istedi mülk-ü tenim,Bir devâsız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber."Bediüzzaman'ın sonraki kısımda alıntıladığı dizeleri ise 30 yıl dilimize takılacaktı:Bir ticaret yapmadım nakd-i ömrüm oldu hebaOla geldim lakin cümle kervan geçmiş bi haberAğlayıp nalan edip düştüm yola tenha garipDide giryan sine bir yan akıl heyran bi haber.Maalesef böyle bir bilgeyi keşfetmek için Bediüzzaman'ın işaret etmesi de yeterli olmamış, elimize geçen bu fırsatı da iyi değerlendirememiş, onu sadece İhtiyarlar Risalesi'nin içine hapsetmişiz.Bugün öğreniyoruz ki, Niyazi-i Mısri'nin ömrünün bir kısmı ilim öğrenmek için yaptığı seyahatlerle, diğer kısmı da öğrendiği ilimlerin onurunu korumasının bedeli olarak maruz kaldığı sürgünlerle geçmiş. İhtiyarlar Risalesi'nde geçen şiirinde böyle bir hayatın muhasebesini yaparken Niyazi-i Mısri belki de bütün bir ömrünü gözlerinin önünden geçiriyor, yapamadıklarına hayıflanıyordu. İnsanoğlunun geç kalmışlığını, ertelemeciliğini bir bilgeye yakışır bir muhasebeyle dillendiriyordu.Ancak adil olmayan yönetimler karşısında eğilmezliği, dik duruşu başına çok işler açacaktı. Ayağındaki bukağı ile memleket memleket sürülecekti de yine dik duruşundan vazgeçmeyecekti. Her bilge insan için olduğu gibi hakkın hatırı her şeyden âliydi.Kutsal kaynaktan beslenmiş her bilge gibi, keyfi davranmayacaksın, yetim malı yemeyeceksin, adil olacaksın, hadim olacaksın, hakkın hukukuna uyacaksın, dediği için yönetenler tarafından tehlikeli bulundu. Her yerde adım adım takip edildi, diyar diyar sürgüne gönderildi. En son Limni'de sürgünde iken insanların zulmünden Hakk'ın rahmetine göçtü.Ona bu zulmü yapan valilerin, sadrazamların hepsi unutuldu gitti. Ama o çağlar sonra yeniden gün yüzüne çıkıyor, yeniden keşfediliyor ve hakkı teslim ediliyor. Kim bilir belki bundan sonra kıyamete kadar da yaşayacak.Yönetimler belki tabiatları gereği doğruyu söyleyen, hakkın hatırını her şeyden üstte tutanları sevmiyor, hatta onları tehdit olarak görüyor. Hakka davet edenleri, adaletle muamele isteyenleri, milletin istikbalini, kişisel istikbalinin önünde tutanları diyar diyar sürgünlere gönderiyor. Kim bilir, hakkın hakikati de bu olsa gerek!Zaman

Yazar: Mehmet KAMIŞ
http://www.risalehaber.com/ sitesinden 02.09.2014 tarihinde yazdırılmıştır.