Atkestanesi ve Kokoreç

Atkestanesi ve Kokoreç

Cemil Karakullukçu'nun hikayesi

O gün canım çok sıkkındı. Günlerdir hikâye yazmak için kendime bir konu bulamadım.  İçimi okuyordum. Çevremi gözlemliyordum. Mehtaplı gecelerde gizemli gökyüzüne bakıyordum; bir orada bir burada, ha bire bir şeyler arıyordum hikâye yazabilmek için.
Her şeyden ümidimi kesince, yine içime yoğunlaştım. "Ne varsa sende var" dedim; bir savaş alanı kadar dağınık ve yıkık olan iç dünyama yöneldim. İçimi aralayınca gördüğüm manzara ürkütücüydü; savaşın geride bıraktığı yıkıntılardan beterdi içim. Ürktüm. İnsan, içinden ürker mi? Ondan kaçmaya yeltenir mi?
Tuhaf!
Ama nereye?
Oturduğum katlanabilen iskemleden fırladım. Ayağa kalkınca, evimin bahçesinde olduğumu fark ettim. Çiçek kokusunu içime çekerek, hafif rüzgârın titreştirdiği yaprakların hışırtılarından esinlenerek, kuşların şarkılarını dinleyerek ve cırcır böceğinin tembelimsi melodisine kendimi kaptırarak bir ilhamın eşiğine gelirim diye bahçeye indiğimi hatırlamıştım.
Tuhaf ki ne tuhaf! Nerede olduğumu bile bilemeyecek kadar kendimi bırakmıştım. Bu kadarı da çok! Ne olacak; yazardım hikâyemi. Allah'ın günleri mi tükendi? Hiç yazamazsam ne olurdu? Kıyamet mi kopardı?
Yok yok, kıyamet kopsa daha iyiydi. Kıyamet bir kurtuluştu benim için. Bir sorumluluğun sırtımdan inmesi demekti. Hikâye konusu bulmak, ona başlayıp bitirebilmek taş değil, kurşun ağırlığıydı içimde. Eee, kıyamet kopmadığına göre, bu ağırlık içimde kalacaktı. "Haydi!"dedim, bahçenin ahşaptan yalpalanan kapısını açar açmaz kendimi sokağın tam ortasında buldum. Bir deli gibiydim. Bir iç cebimi, bir dış cebimi aradım, yoktu. Bir de pantolonumun ceplerini yokladım; kâğıtla kalemi bulamadım. Yoklardı işte! Elimi salladım. Başkasına değil, o hareketi kendime yaptım tabii. "Allah Allah!" diye kafamı sallamamla kendime geldim. "Başkaları görmüş mü acaba?" diye çevreme baktım. Bereket versin ki, sokakta kimseler yoktu, pencereden de kimseler bakmıyordu. Tuhaf, bu saatte, bu güzel akşamüstü, kimselerin olmaması ne tuhaf! "Boş ver" dedim kendi kendime. Eve çıkmak çok zor geliyordu bana çünkü.
Yürüdüm çevremi gözlemleyerek. Bir apartmanlara, bir yüksek binaların arasından gökyüzüne, bir yoldan gelip geçen bay ve bayanlara göz atıyordum. Bana göre soğuk soğuk duran vitrinlerdeki o cicili bicili mankenlere hiç bakmıyordum. Gelip geçen arabalara da... Nedense gülen ya da gemileri batmış insanlar daha çok çekiyordu ilgimi. Belirgin bir psikoloji taşıyorlardı onlar her şeyden önce. Gün kararmak üzereydi. Caddeyi karşıdan karşıya geçerken yeşilin yanmasını bekledim. Bayanı çok güzel, erkeği ise aksine çok çirkin, öyleyse şayet, iki genç sevgilinin yanında dikildiğimi fark ettim. Tam kırk beş saniye fiziksel olarak bu birbirine zıt iki insanın yanındaydım.
İç dünyaları uyumlu muydu? Orasını bilemem. Önemli olan iç değil miydi yani? Uyum iç dünyalarda olurdu. Ama gözün hiç mi hatırı yoktu? Güzel bir yüz insana ilham verirdi. Kimi zaman da insanı baştan çıkarırdı. Güzel yüzler, fiziki güzellikler bir ambalajdı çoğunlukla. Yok yok, gerçek güzellik ve o güzelliğin verdiği haz, kaynağını yine içten alırdı. Sevgidir güzellik, aşktır aşk! Kafamda bunlar geçerken, bu iki gençten kız olan erkek arkadaşına,"Haydi!” dedi, “Çiftlik'e kokoreç yemeye gidelim. Hem orada atkestanelerinin yeni açmakta olan çiçek kokusunu da içimize çekeriz" dedi.
Atkestanesi ve kokoreç ha!
Orada insanlar var. Doğayla barışık insanlar... Belki de masumca birbirine sokulan sevgililer... Gökyüzünde mehtap. "İşte işte! Orada ben de hikâyemin konusunu bulurum" dedim. Rotamı belirledim. Ama nedense bu iki genci bırakmak istemedim. Böyle birilerini takip etmeyi kendime yakıştıramadığım, üstelik huyum da olmadığı halde, pek anlamadığım bir duygu beni taktı peşlerine. Çaktırmadan onları izledim. Hikâye konusunu bulmak öyle durduk yerde gerçekleşemezdi. Ter dökülmeliydi. Kimi zaman da maceralara balıklamasına atlanmalıydı. Gözlem bu ya... Sevindim. Hikâye konusunu bulma ümidi doğdu içimde. Aniden canlandım. Yeniden dirildiğimi sandım. Birisinin beni gözetlediğini fark ettim. Meğer ben gülüyormuşum. "Deli deseler ne yazar" dedim kendi kendime. İnsan başkalarıyla mı güler yalnızca? İç dünyadakilerin farkında olmayanlara ne diyeyim ben. Onlar ne kadar kalabalıklar içinde olsalar da, içlerindeki kalabalıklardan haberleri olmadıktan sonra yalnızdılar. Aldırmadım benim hakkımda düşündüklerine. Şimdi açıktan açığa gülmeye başladım. Hiç kimseyi gözüm görmüyordu. Özgürlüğümü yaşamalıydım bu gece. Gözlemlemeliydim dünyayı. Dünyayı içinden değil, baştan aşağı seyretmeliydim. Yıldızlara çıkmalıydım. Yıldızlar da yetmezdi; daha yukarılara çıkmalıydım. Yalnız dünyaya değil, evrene de oradan bakmalıydım. Bu gece içimden öyle geliyordu işte. Gözlem yapmadan beynimde şimşeklerin çakmayacağını iyi biliyordum. Varsın insanlar benim için deli desinler. Onlar öyle düşünüyorlar diye, ben deli mi oluyorum yani? Ben de onların akıllarına gülerim.  Hahahay! Kahkaha patlatmalıydım aslında. Dışımızdakilere tutsak olduk. Hep onların hoşuna giden şeyleri mi yapalım? Ne yani, onlar öyle istedi diye, özgürlüğümüze sırt mı çevirelim? Böyle yaptığımızda, biz kim oluruz? Biz mi, onlar mı? Çevremizde sayısız insanlar var. Onların hepsini memnun edecek davranışları bir anda nasıl gösterebiliriz? Bir sosyal etik de var işin şurasında. İyi ama, ben etiği metiği bozacak bir şey yapmadım ki! Felekten bir gün çaldım. Müsaade edin de, doyasıya, ama başkalarını rahatsız etmeyecek bir şekilde günümü geçireyim. İlham arıyorum ben, ilham! Anlıyor musunuz? Kim anlayacak beni? Sen kendini anladın mı ki! Anlaşılmak da istemiyorum. Sıramı değiştirmek istedim. Niçin? Onlar beni rahatsız etti diye. Rahatsızlık yok. Rahatsız olmaman gerek. Rahatsız oluyorsan, henüz sen de özgür değilsin demek. Çakıl taşlarına takılıyorsun. Küçük derelerde boğuluyorsun. Yüreğini de delseler, o bakışlardan kaçamazsın, kaçmamalısın. Asıl özgürlük onları kabullenmek ve başkalarının özgürlüğüne tahammül etmek. Varsın, herkes ne düşünürse düşünsün. "Olduğun yerde dur sen hele!" diye emir verdim kendime.
Ne zaman bilet aldım, ne zaman otobüsten indim? İnanın farkında değildim. Otobüsten inince burnumu kokoreç kokusu doldurdu. Etrafım insan kaynıyor. Herkesin kolunda kendi cinsinden olmayan biri var. Kolu desteksiz olan bir ben vardım galiba. Kuyruklar oluşmuştu kokoreç başlarında. Ne o? Takatak sesleri geliyor kulağıma. Başımı çevirince ocakçı başının ritimli el kol hareketleri gözüme ilişti. Takataklar durunca eldivenli elleriyle, takatakladığı kokoreçlerin üzerine biraz tuz, biraz biber ve biraz da bilmem ne baharatı atıyordu. Tarttıktan sonra ekmek arası yapıp dağıtıyordu sıradakilere. İştahım kabarmadı değil. Ama yemedim hayatımda kokoreç, bu gece de yemeyeceğim ve yemeyi de düşünmedim. Kokoreç mangalları dizilmişti yol boyu. Kuyruklarda ikili fısıltılı sohbetler. Duyamıyorum onları; duymak da istemiyorum ya! Burun buruna yapılan sohbetlerden kokoreçten daha çok tat alıyorlar; eminim bundan.
Kokorece takıldım kaldım. Yahu ben, yalnızca kokoreçler için mi geldim buraya? Hani atkestaneleri, o buram buram kokan çiçekleri? Yolun karşısında yol boyu dizilmişler. İlk gözüme ilişenler tam on taneydi. Salkım salkım çiçekleri, özel aydınlanmanın altında daha da romantik bir görüntü sunuyorlardı. Kokularından tam erotik değil, ama erotiğe benzer bir haz aldım. Bu hazzı yakından almak istedim. Yolun karşısına geçtim. Kokoreç kuyruklarındaki uğultuları az duyuyorum şimdi. Meltemle sallanan yaprakların hışırtıları kulaklarıma bir şeyler fısıldıyor. Atkestanesi çiçekleri beni içlerine çekiyor. Beni bunlar deli ediyor işte. Hemen başımın üstünde atkestanesi çiçekleri, daha da yukarıda dolunay... Bu ne manzara, bu ne içi fokurdatan kokular!
"Nerde onlar?" dedim aniden. Çok değerli bir şeyini kaybeden biri gibi, bir soluma, bir sağıma ve bir de geldiğim tarafa baktım. Göremiyordum onları ben. Kimleri mi? Kimler olacak, beni peşlerine takanları. Fiziksel olarak birbirine tam zıt iki sevgili mi neyin nesi; işte onları arıyorum. Sahiden sevgili miydiler? Ne olurlarsa olsunlar, beni peşlerine taktıktan sonra, belki de hikâyemin kahramanları olurlardı. Olur mu, olur. Onları bulmam gerekirdi. Çift çift gezenlerin arasına daldım. Kimleri görmedim ki! Birbirine yaslananları mı, kol kola gezenleri mi, kahkaha ile gülenleri mi, çekirdek yiyenleri mi, dondurma kaşıklayanları ya da yalayanları mı, kokoreçlerine yumulanları mı? Baharın meltemsi havasını çekiyorlardı içlerine. Herkes neşeliydi, herkes güleçti. Gülmek yüzün baharı derler ya, herkesin yüzünde bahar mevsimi vardı. Yeni açmaya başlayan tomurcukların tazeliği de... Gülen insanların arasındayım şimdi.
Yolun karşı tarafına geçtim. Atkestanelerinden biraz uzaklaştım. Mikrofon karşısında dans ederek yabancı şarkı söyleyen bir oyuncak bebeği izledim. Neydi o kalça kırıtmaları, el kol hareketleri! Bay bayanlı çiftler sarmıştı etrafını. Yine tek olan bir ben vardım aralarında. İlgimi çeken bir şey vardı bu kokoreç cümbüşünde. Tüm çiftler, yüz güzelliğinde, endamda, giyim kuşamda birbirine denktiler. Denk deyince, ben yine birbirine zıt çifti hatırladım. Beni onlara çeken cazibe neydi? Nerede onlar yahu? Onları bulmak da zor bu kalabalıkta... " Boş ver" demem geldi; ama içimden buna şiddetli bir itiraz yükseldi. Tuhaf! Tuhaflık ya onlardaydı ya bende. Bu da ayrı bir merak konusu işte! Konu arıyorsun ya, düş peşlerine! Onlar olmazsa, sen hikâyenin kahramanı olursun, fena mı?
İçimin buyruklarına karşılık, kafamı iki yana salladım elimde olmayarak. Niyetim yine birbirine uyumlu kalabalıkların içine dalmaktı. Sanki beni bir el "oraya değil, şu tarafa, şu tarafa!" diye çeviriyordu. "Şu taraf" denilen de biraz ötesi karanlık olan bir sokaktı. Merak ya, ilerledim. Yine yol boyunca atkestaneleri vardı; yine salkım salkım çiçekler... Ama biraz önce aldığım hazzı alamıyordum. Kokuları genzimi yakıyordu. Genzimden ta ciğerlerime kadar çektiğim kokular kanımı dondurmuştu. "Bunlar da mı atkestanesi?" dedim. Geniş yaprakların arasından gökyüzünü, yıldızları görebiliyordum; ama solguncaydılar. Sanki o cümbüşün olduğu yerin gökyüzü örtüsüyle yıldızlarına hiç benzemiyordu. Henüz yüz metre ya yürüdüm ya yürümedim. Tekrar gökyüzüne baktım. Gökyüzünün yüzü yine soluktu, yıldızları ise donuktu sahiden. Atkestanelerinin çiçekleri de öyle. Benim altıncı hissimin biraz kuvvetli olduğunu deneyimlerimden biliyordum. Yoksa felekten çaldığım bu gecede bir gariplik olmasın? Adımlarımı daha yavaş atmaya başladım. İçimde korku değil, ama korku gibi ya da tiksintiye benzer bir şey belirmeye başladı.
Sokağın derinliğinin ne kadar olduğunu bilmiyorum. Ama ilerledikçe, biraz daha karanlıklaşıyor sokak. En çok, yirmi metre ötemde bir karaltı var. İllüzyon olduğunu sanmıyorum. Dikkat ettikçe, gerçekten bir karaltı olduğunu ve hareket ettiğini görüyordum. Kulağıma gelen sesler bir tartışmanın varlığından haber veriyordu.
Merak ya, biraz daha ilerledim. Belki dedim, hikâyemin konusu oradadır. Hikâyeci maceracıdır ya. Tehlikeleri göğüsleyen biridir ve öyle olmalıdır. Korksa da korkusunu göstermemeliydi. Herhalde bir adım ya da birkaç adım attım ki, uzun ve kısalıklarından iki zıt çiftin olduğunu fark ettim. İkisini de bir karaltı olarak görüyordum. Besbelli tartışıyorlardı. İçime garip duygular doluştu. Atkestaneleri çiçeklerinden burnuma gelen kokular, genzimi iyice yakmıştı. Ciğerlerimi acıttılar. Karnım büzüldü. Yoktu ama, kafamdaki tüylerin her birinin birer diken olduğunu hissediyordum. Bir öncekinden daha ateşli bir merakın içine girdim. Koşup tehlike yumağını dağıtayım dedim. Yine bir el durdurdu beni. Saniye geçmedi, bir ses, yüreğime saplanan bir ses duydum. Keşke duymasaydım:
"Bir daha bana çirkin diyemeyeceksin!"
Bu sesin arkasından yalnızca küçük bir "Ah!" sesi, yere yığılan bir vücut ve oradan uzaklaşan bir karaltı.
Ben hikâyeme bir kahraman arıyordum. Bu nedenle yollara düştüm. Onu hikâyemde büyütecektim. Belki de özdeşleşecektim onunla; benim bir parçam olacaktı. Kanım ona akacaktı, onun kanı bana. Meğer doğar doğmaz, büyümeden hikâyemin kurbanı oldu. En fazla on beş metre ötemde şimdi. İçimde alışkın olmadığım bir şeyler oluyordu.
Hikâyemin kahramanı olmasını çok istediğime mi, yoksa sokaktaki sıradan bir vatandaşa mı yanayım? Ama bunlardan daha çok, hikâyemin kahramanı olmasını isteyip de henüz onun ruh dünyasına giremediğime yanıyorum. Fiziksel olarak birbirine zıt olduklarına kuşkum yoktu. Acaba ruhsal olarak da mı birbirinin tersiydiler?
O bir cinayetti. Bu cinayete sebep neydi?
Biri çok güzel, diğeri ise, tam aksine çirkindi. Bu birbirine denk olmayan iki dünyayı bir araya getiren faktör neydi?
Neydi ikisini de felakete getiren bu eyleme sebep olan öfke?
Uyum ve birçok konulardaki denkliğin iki insanı bir arada yaşatan temel öğe olduğunu biliyordum. Besbelli, bu öğenin yokluğu, adım adım, nefes nefes ve belki de çok engebelerden geçerek, gele gele bu güzelim bahar gecesinde bu iki insanın korkunç sonunu hazırladı.
Olduğum yerde donakaldım. Atkestanesi kokuları gelmiyordu burnuma artık. Dallar ve yapraklar arasından gördüğüm gökyüzü soluktu; yıldızlar oynaşmıyordu artık.
Garip bir sessizlik... Ben yerde miydim, yoksa boşlukta mı?
Birkaç polis, arkalarından koşuşan insanlar... Ve bana ters ters bakan gözler...