1. YAZARLAR

  2. Sabri ALTUN

  3. Arafat ve Mahşer karışımı duygular
Sabri ALTUN

Sabri ALTUN

Yazarın Tüm Yazıları >

Arafat ve Mahşer karışımı duygular

A+A-

Hacc’a gidenler bilirler Hacc’ın hemen hemen bütün görevleri semboliktir.

Umre yaparken, tavaf ederken, Safa-Merve arasında yürürken, saçlarını kısaltırken ve ihrama girerken, her hareketi farklı anlamları ifade eden sembollerdir.

Hele bir tanesi var ki benim için çok farklı bir anlam taşıyordu.

Semboldü ama hissettiklerimle yaptıklarım birbirine karışınca sanki gerçeği yaşıyormuşum gibi gelgitler yaşadım.

O da Arafat’tı…

Arafat Haccın en anlamlı ibadetiydi.

Zira hadisi şerif de onu söylüyordu: “Hac Arafat’tır.”

Yine başka bir hadis-i şerifte; “Hac meşakkattir” buyruluyor.

Dolayısıyla meşakkatin en büyüğünü insan Arafat’ta yaşar ve bunun için hac anlam bulmaya başlar.

Şimdi size Arafat’ta yaşarken hissettiklerimi anlatmaya çalışayım:

Bu anlatacaklarımın bir kısmını normal Diyanet ile gidenler yaşamamıştır.

Ama ben farklı bir yolla gittiğim için, adeta Arafat’ın mahşer gününün bir provası olduğunu bizzat yaşadım.

***

Biz beş arkadaştık.

Arafat’tan bir gün önce akşam namazını müteakip Mina’ya doğru yola çıktık.

Bütün hacılar o gece oraya gidecekti.

Önce bir minibüse bindik. Minibüs Arafat’a yaklaşık 20 kilometre mesafe kala bizi indirdi. Ondan öteye yaya gidilecekti.

İhramın içinde adeta düşe kalka yürüyorduk.

Akşamın serinliğinde açıktan kalan göğsümüze değen rüzgârın ılıklığıyla, o gün yakalandığım şiddetli bir grip eşliğinde milyonlarca hacıyla birlikte yol alıyorduk.

Arafat meydanına vardığımızda gece yarısı olmuştu.

Yaşanmadan anlatılamayacak kadar acaip bir ortamda buldum kendimi.

Bir an arkadaşlarımın sesleri iç dünyamda kesilmeye başladı.

Mahşer gününü yaşadığımı hissetmeye başladım.

Sura üflenmiş bütün beni beşer mezarlarının başında kefenleriyle ayaklanmıştı.

O an dehşet ve farklı bir korku yaşadım.

Etraf ana baba günüydü.

Herkes kendi başının derdine düşmüştü.

Etrafta korkunç vaveylalar, sessiz çığlıklar duyuluyordu.

Zebaniler bazı insanları yakalamış değişik işkence ve korkularla hesap yerine götürülüyordu.

Dile kolay bin senelik bir hesap görme olayı yaşanacaktı.

Bazen burunlara dehşet ve korkunç cehennem kokusu geliyor bazen miski amber gibi cennet rayihaları saçılıyordu.

Ben mezarımın başına dikilmiş boş ve ürkek gözlerle etrafa bakıyorum.

Dil bilmiyorum.

Yol bilmiyorum.

Tanıdık kimseyi görmüyorum.

Bazen zebanilerin bazen de meleklerin bazı insanları alıp götürdüklerini görür gibi oluyorum.

Ne yapacağım?

Kime ne soracağım?

Nereye gideceğim?

Ben kendimi kime nasıl tarif edeceğim?

Tam o haletteyken hacı arkadaşımın bir Arab'a Türk hacılarının yerini sorduğunu duydum.

O da eliyle bir yeri işaretledi. Ta en dipte bir yerdeymiş.

Elektrik direklerinin rengine bakacakmışız. O direkler kırmızı renge boyalıymış, yani Türk bayrağı rengi…

Orası Diyanetin, Türk hacılarının alanıymış.

Oraya doğru yürümeye başladık...

Arafat ile mahşer hayal dünyamda birbirine karışıyordu.

Hemen mahşerde yaşayan ben, yanımda geçen hiç görmediğim sevimli bazı mahlûklara yanaşarak:

“Ben Muhammedin (asm) ümmetiyim. Onları nerden bulurum?” diye sorunca;

O sevimli mahluklar tebessüm ederek bir yer işaret ettiler:

”Bak şu alanı görüyor musun? O her tarafı nurla dolu aydınlık yer. İşte Muhammedin (sas) ümmeti orada hesap görecek.”

Ayaklarım Arafat’ta arkadaşlarla birlikte Diyanet’in çadırlarına doğru yürürken, hayalim ve ruhum haşir meydanında ümmeti Muhammed’e (s.a.s) doğru garip duygularla gidiyordu.

Arafat meydanı yüz bin kişilik bir alandır.

Oysa o gece oraya 6 milyon insan toplanmıştı. (4 milyonu resmi, 2 milyonu gayri resmi.)

Zaten o meydan başlı başına bir mucizeydi.

Zorla yüz bin kişinin sığacağı yere 6 milyon insan nasıl sığıyordu bambaşka bir sırdı orası.

Alana yaklaştıkça ben haşir meydanında ümmete yaklaşıyordum.

Açtım, susuzdum, perişandım.

Güneş iki mızrak kadar yaklaşmış etrafı kavuruyordu.

Sığınacak bir gölge, su içecek bir çeşme lazımdı.

Bütün gölgelikler kapılmış, kimse yerini asla başka birisine vermiyordu.

Zaten herkesin nefsi nefsi dediği bir yer ve zamandı.

Ben hastaydım, nezleydim zar zor yürüyordum.

Diyanetin çadırlarına vardığımızda nereye girecektik ki?

Her çadır zaten belli isimler adına açılmış, her çadır bir ilin Diyaneti tarafında sahiplenmişti.

Ben ve bizleri alacak hiçbir çadır yoktu.

Açıkta kalmak, açlıktan, hastalıktan telef olmak, içten bile değildi.

Arkadaşlar, “Adıyaman çadırlarının kurulduğu yeri bulmalıyız. O çadırlarda bizim tanıdık arkadaşlar kefil olur, onların sayesinde ancak çadıra yerleşebiliriz.”

Bir dostuma telefon açtım Allah razı olsun hemen adresi verdi.

Oraya gittik baktık ki her çadırın girişinde o çadırda kalacak olan isimler yazılmıştı.

Eğer bu dostum olmasaydı kolay kolay herhangi bir çadıra giremeyecektik.

Ve işte mahşerde ben de Ümmeti Muhammed’in (s.a.s) bulunduğu alana yaklaşmıştım.

Burada durmak için bir çadır kurmak lazımdı kendime baktım çadır kuracak hiçbir şeyim yoktu.

Etrafa baktım bazı insanlar gelip hemen çadır kuruyor içeri giriyor sonra bazı isimleri çağırıyordu.

Ben ne yapacaktım.

Hemen aklıma Bediüzzaman hazretleri geldi.

“Onu soracağım” dedim kendi kendime.

“Onun çadırına gideceğim.”

Çünkü ondan başka tanıdığım kimse yok.

Zaten ertesi gün Müzdelife’ye gitmek için eğer çadırdaysan otobüs geliyor seni bindirip rahatlıkla gidiyordun.

Yoksa kilometrelerce yolu o gece içerisinde kat etmek gerekecekti.

Yani adeta sırattan geçmen gerekecekti.

İşte mahşerde de bir çadırda olmazsan sırattan geçirmek için gelen Burak seni almayacaktı.

Güneşin altında kavrulacak, susuzlukta bin sene boyunca cehenneme girmeden bir nevi cehennem azabı çekeceksin.

Evet, tek bildiğim bir kişi vardı.

Onun çadırına doğru gittim.

Ama içimde büyük bir korku ve endişeyle yürümüyor adeta sürükleniyordum.

Eğer Bediüzzaman hazretlerinin çadırına gitsem ve kendimi tanıtsam.

Ya o da, “seni tanımıyorum dese…”

***

O gün arkadaşlara şunu söyledim:

"Bu Arafat bana şunu öğretti; mahşer gününde ya kendin bir çadır kuracak kadar Allah’a dost olacaksın, yahut bir çadırda adın yazılı olacak. Yoksa vay halimize…”

Not: Mana alemini kabul etmeyen, velayet hakikatini kabul etmeyen, büyük insanları kabul etmeyen, bazı şarlatanlar yüzünde gerçek şeyhleri de kabul etmeyen, sadece akla ve ilme güvenen zevatın kulakları çınlasın.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.