1. YAZARLAR

  2. Şahin DOĞAN

  3. Ali Bulaç’ın bilinmezlik havası
Şahin DOĞAN

Şahin DOĞAN

Yazarın Tüm Yazıları >

Ali Bulaç’ın bilinmezlik havası

A+A-

Kafası hayli karışık bir aydın sayın Ali Bulaç. Bir zamanlar bizim muhafazakar camianın düşünce duayeni kabul edilen Bulaç, son dönemlerde meçhule doğru yelken açan fikirleriyle temayüz ediyor. Aslında bu yeni bir şey değil, düşünce dünyasına adım attığı ilk günden bu yana kapalılık, ucu açıklık, ürkeklik, müphemlik hemen bütün yazılarının alamet-i farikası gibi. Mesela “İslam ve demokrasi” kitabı ne dediği, niçin dediği, nasıl dediği meçhul bir düzine anlaşılmaz cümle ile lebalep. Kitabı bitirdiğinizde nerden geldiği belirsiz bir “bilinmezlik havası” sarar bütün benliğinizi. Sahi İslam ile Demokrasi arasındaki fark nedir, İslam Demokrasiyi ne ölçüde kabul eder, ikisinin ortak veya ayrıcı vasıfları nelerdir, Bulaç’ın bu husustaki vazıh kanaati nedir? Kitap biter ama bütün bu hayati soruların cevapları muallakta kalır. Zamanında Huntingtun ve Fukuyama gibi görevli kalemlere karşı İslam’ın izzetini korumak adına ortaya koymuş olduğu üstün ve bir parça romantik performans takdire şayan. Ama ne gariptir ki bu adamların ne dediği oldukça vazıh iken Bulaç’ın ne dediği yine anlaşılmaz. Destansı ve romantik bir müdafaa hepsi.

“Müslümanların Zaafı” başlıklı yazısında karşımızda tanıdık, kafası karışık, düşünceleri bulanık o malum aydın vardır yine. “İslam Dünyasında Düşünce Sorunları” isimli bir zamanlar İslamcı gençlerin başucu eserinde “Said Nursi’nin geliştirdiği “iman” kavramı sosyal ve siyasal alana müdahil görünmemektedir” ifadeleriyle açık bir şekilde bu husustaki bilgi zafiyetini ortaya koyuyordu. Kitabı baştan sona okuyan biri şaşkınlıkla şu soruyu kendine sormadan edemez: “Yahu İslam Dünyasında Düşünce Sorunları” diyor bu kitap, nedir Allah aşkına bu sorunlar?” bu sorularında cevabı bilinmezliğin katı duvarına çarparak geri döner size, her defasında olduğu gibi. Bizim muhafazakar camiada yazdıkları ve söyledikleriyle en ziyade bilinmezlik havasını estiren simamız hiç şüphesiz ki yakın zamanlarda şiire veda eden velut şairimiz İsmet Özel’di. Bulaç’ın bu “bilinmezlik havası” Özel’e kıyasla çok daha kesif. Özel’i bir nebze anlıyor ve mazur görebiliyoruz çünkü şairdi ve Cemil Meriç’in deyimiyle her şair gibi bir parça çocuktu. Bulaç’ın ise böyle sevimli bir mazereti yoktu maalesef.

Bulaç’ın “Müslümanlar neden müslümanca yaşamıyor?” sorusuna cevap sadedinde getirdiği izahlar müphem ve ucu açık yine. Nurcu ile Siyasal İslamcının eylem düzeyinde aynı olduğunu, her iki cenahında son tahlilde sosyal ve siyasal alanla ilgilenmediğini, İslam’ı bir ritüeller alemine hapsettiğini söylüyor sayın Bulaç. Üstelik “bu mesele mezheplerin teşekkül ettiği İslam’ın ilk yüzyılındaki meselesidir. O gün çok tartışıldı, bugün de tartışılması gerekir” diyor. Demek oluyor ki yaptığımız hiçbir şey “yeni” değil bir “Keşf-i Kadim” hepsi. Sormak lazım: İslam’ın ta ilk yıllarından günümüze kadar teraküm ederek gelen bir “mesele-i azime”yi bu içler acısı hali pür melalimizle nasıl çözeceğiz? İslam’ın en şevketli ve en haşmetli dönemlerinde bile vuzuha kavuşturulamayan bir meseleyi biz nasıl halledeceğiz? Bu mümkün mü? Daha doğrusu böyle bir mesele var mı?

Bulaç, mezkur yazısının her satırında ismini anmadan ve biraz da ürkek bir edayla İslam Şeriatının lüzumunu vurguluyor. Ama ne acıdır ki zat-ı alileri şeriat kelimesinin telaffuzuna bile tahammül edemeyen, adı söylenince öcü görmüş gibi ondan kaçan bir camia içerisinde yıllardır arz-ı endam ediyor. “Müslümanlar neden müslümanca yaşamıyor?” sorusunu Nurcuya, siyasal İslamcıya soruyor ama nedense içerisinde ikamet ettiği o camiaya sormuyor. Mevcut iktidarın İslam ahlakına güya uymayan bazı yönlerini büyük bir iştiyakla serrişte ederken içerisinde yıllardır gönüllü olarak yer aldığı malum camianın hiçbir kusurunu, hatasını, görmüyor, görmezlikten geliyor ve bu ikircikli tutumu nazik bir üslup ile kendisine hatırlatan en dostane seslere karşı “cansiperane” cevaplar yetiştirmekten de geri kalmıyor.

Düşünceler objektif bir bakışla ortaya konulursa nazar-ı itibara alınabilir ama bir yerde mevzilenerek bütün sevapları kendi hanesinde zannedip kusurları da karşıt telakki ettiği Müslüman kardeşlerinin omzuna atmak, bu tutum ne ahlakidir, ne Kur’anidir ne de İslamidir. Adına entelektüel, intelijansiya, münevver, aydın ne derseniz deyin hepsinin her şeyden önce mümeyyiz vasfı tutarlılık ve hakkaniyet olmalı. Bazen ne dediğimiz değil nereden dediğimiz önemlidir. Yani cephemiz, siperimiz.

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
8 Yorum