1. YAZARLAR

  2. Niyazi BEKİ

  3. Ahsen-i takvim sırrı
Niyazi BEKİ

Niyazi BEKİ

Yazarın Tüm Yazıları >

Ahsen-i takvim sırrı

A+A-

“Muhakkak ki Biz insanı en güzel bir şekilde yarattık."(1) "Kesin olarak iman edenler için yeryüzünde ve kendi nefislerinde nice deliller vardır. Hâlâ görmez misiniz?"(2)

 

Bu yazımızda “ahsen-i takvim”  sırrı üzerinde durmak istiyoruz. Önce “ahsen-i takvim” kavramını tanımlamak suretiyle konunun anlaşılmasına yardımcı olacak noktaları belirtmekte fayda mülahaza ediyoruz. Bu tamlamanın ilk parçası olan “ahsen” kelimesi “hüsün” kökünden gelen bir ism-i tafdil olup “daha güzel, en güzel” manasınadır.Terkibin ikinci parçası olan “Takvim” kelimesinin bir manası “bir şeyi değerlendirmek, ona kıymet biçmek”tir.

 

Nitekim bir hadis rivayetine göre, halk “Ya Resulallah bize bir fiyat kontrolü, tahdidi, sınırlandırması, değerlendirmesi yapsaydınız..” manasına gelen bir ifadeyle müracaatta bulunurken “takvim” kelimesinin fiili olan“kavveme” fiilini kullanmışlardı. Hz. Peygamber de “Fiyatları takdir eden, piyasayı aşağıya-yukarıya çeken değerlendiren Allah’tır” şeklinde cevap verirken aynı kökten gelen “Mukavvim” kelimesini kullanmıştır. Buna göre “ahsen-i takvim” kavramını “en güzel değerlendirme” manasında algılamak, isabetli bir yaklaşım olur. Ayetteki bu güzel takvimi, güzel değerlendirmeyi iki manada anlamakta fayda vardır.

 

Birincisi: İnsanın yaratıldığı “ahsen-i takvim”i; Allah’ın bir fiili, bir sanatı olarak algılamak, bu harika yaratılışın en güzel kıvamdaki mükemmelliği gerçeğinden hareketle değerlendirmektir. Bu da iki şekilde olur; maddî ve manevî kıvamı.

 

Maddî kıvamı: insanın fizikî yapısı, endamı ve genel olarak bütün anatomisinin diğer bütün canlılardan farklı olması, onların hepsinden daha güzel olması, onun maddî estetik bakımından çok güzel bir kıvamda olduğunu, ahsen-i takvimde yaratıldığını göstermektedir.

 

Manevî kıvamı: İnsanın -vücud-u haricî giymiş, başına şuur takılmış- bir ruha sahip olması, akıl, idrak, fikir gibi kuvvelere sahip olması, sevgi, saygı, şefkat, merhamet, adalet gibi duyguları barındıran bir kalbe sahip olması, onun iç âlemi itibariyle eşsiz bir donanıma sahip olduğunun, en güzel bir kıvamda yaratıldığının göstergesidir.

 

İkincisi: “Ahsen-i takvim”e mazhar olan insanın bu güzel donanımı ile yaratıcısının sonsuz, sınırsız olan isimlerini, sıfatlarını ve şuunatını değerlendirmesidir, onları ahsen-i takvimle, en güzel değerlendirme ile değerlendirmesi, onları idrak etmesi, onların hakkıyla idrak edilmesi için bir vahid-i kıyasî/birim ölçüsü  görevini yerine getirmesidir.

Yani, Allah’ın insanı bu kıvamdaki bir değerde yaratması, ona kendi isim ve sıfatlarını değerlendirebilmesini sağlamaya yöneliktir.

 

-Bir elma çekirdeği bir elma ağacının, bir incir çekirdeği bir incir ağacının, bir nar çekirdeği bir nar ağacının boy atıp ortada görülmesini sağladığı gibi, insanın “ahsen-i takvim” çekirdeği olan öz benliği, kendi yaratıcısının üzerinde tecelli eden bütün isim, sıfat ve şuunatının idrak edilmesini sağlayan bir insanlık ölçüsüdür.

 

Aslında Allah’ın insanı bu tarz bir kıvamda yaratmasının en önemli bir hikmeti, kendini ona tanıtmak içindir. Zariyat suresinde yer alan “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım” mealindeki 56. ayeti tefsir eden İbn Abbas buradaki “ibadetten” maksat Allah’ı tanımak olduğunu söylemiştir. Gerçekten iman amelden önce gelir. Allah’ı tanımayanın ona kulluk etmesi düşünülemez.

“Ben gizli bir hazine idim, kendimi tanıtmak istedim, mahlukatı yarattım ki, beni tanısınlar”(3) mealindeki hadiste de Allah’ı tanıma konusuna vurgu yapılmıştır.(4)

 

İbn Arabî söz konusu hadisi şöyle açıklamıştır: “Mahlukatı yarattım ki, bana bir ayna olsun ve o aynada cemalimi göreyim.” (5) Demek ki, mahlukat yaratılmadan önce, güneşin bulut arkasında gizlendiği gibi, Şems-i Ezelî olan yüce Allah’ın isim ve sıfatları o mahiyeti bilinmez gizemde bir muamma idi. “Amânın altında hava, üstünde hava vardı.” Yani Onunla birlikte hiçbir varlık yoktu. Kimse onu tanımıyordu. Çünkü varlıktan eser yoktu. Sonra mahlukatı yarattı ve kendisini tanıttı.

 

Her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultan-ı zîşan dahi istedi ki, bir fuar açsın, içinde sergiler dizsin, ta insanlara ve diğer şuurlu varlıklara saltanatının haşmetini, servetinin şaşaasını, sanatının harikalarını, kendi maharetini göstersin. Ta ki, manevî cemal ve kemâlini iki vecihle müşahede etsin: Bir vechi, bizzat kendi kuşatıcı ilmiyle ve bakışıyla görsün. Diğeri,  şuurlu varlıkların nazarıyla baksın.(6) 

Şuurlu varlıklar arasında yaratılışı en kapsamlı, kâinatın bir nevi fihristi hükmünde olan insandır. O halde insanın “ahsen-i takvim”de yaratılması, onun Allah’ı bu isim ve sıfatları penceresinden tanıması içindir.

 

Ahsen-i takvim kavramının Allah’ın isim ve sıfatları, hatta şuunatı için verilen bir insanlık kabiliyeti olduğunu, insanların bu ilahî sıfatlara bir çeşit ayna vazifesini gördüğünü belirten Bediüzzaman hazretlerinin de bu konudaki tespitleri özetle şöyledir:

 

İnsanın manevî anatomisini, kapsamlı bir nüsha olarak yaratan Cenâb-ı Hak, bütün sıfat ve esmâsını, insanın nefsiyle insana ihsas ettirip bildirmektedir. İnsan bu harika yaratılışıyla -enfusî bir delil olarak- Allah’ın isim ve sıfatlarını üç yönden göstermektedir:

 

Birinci yönü: Gecelerde karanlık nasıl güneş nurunun, ay ışığının parlak bir şekilde yansımasına vesile oluyorsa; öyle de, insan, zaaf ve acziyle, fakirlik ve ihtiyaçlarıyla, noksanlık ve kusurlarıyla bir Kadîr-i Zülcelâlin sonsuz kudretini, nihayetsiz zenginliğini, her şeyi kuşatan rahmetini bildiriyor, pek çok evsâf-ı İlâhiyeye bu suretle ayinedarlık ediyor. Hattâ hadsiz aczinde ve nihayetsiz zaafında, hadsiz düşmanlarına karşı bir nokta-i istinat aramakla, vicdanı daima Vâcibü'l-Vücuda bakar. Hem nihayetsiz fakrında, nihayetsiz hâcâtı içinde, nihayetsiz maksatlara karşı bir nokta-i istimdad aramaya mecbur olduğundan, vicdan daima o noktadan bir Ganiyy-i Rahîmin dergâhına dayanır. Dua ile el açar. Demek her vicdanda şu nokta-i istinad ve nokta-i istimdad cihetinde iki küçük pencere, Kadîr-i Rahîmin bârgâh-ı rahmetine açılır, her vakit onunla bakabilir.

 

İkinci  yönü:  İnsana nümuneler nev'inden verilen cüz'î ilim, kudret, basar/görme duyusu, sem'/işitme duyusu, mâlikiyet, hâkimiyet gibi cüzî, küçük çaptaki vasıflar, kâinat mâlikinin sonsuz ilmine, kudretine, basarına, sem'ine, hâkimiyet-i rububiyet gibi sonsuz, sınırsız sıfatlarına ayinadarlık eder, onları anlatır, onları kavratır, onları bildirir. Meselâ, "Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun mâlikiyim ve idare ediyorum. Öyle de, şu koca kâinat sarayının de bir ustası var ki, bu sarayı bilir, görür, yapar, idare eder, ve hâkezâ... Çünkü, bir harf yazarsız, bir iğne ustasız, bir köy muhtarsız, bir nahiye müdürsüz, bir il valisiz, bir devlet reissiz olmaz, olamaz.

 

Üçüncü yönü:  İnsan, üstünde nakışları görünen esmâ-i İlâhiyeye aynadarlık eder.. Bediüzzaman hazretlerinin ifade ettiği gibi, insanın mahiyet-i câmiasında nakışları zâhir olan yetmişten ziyade esmâ vardır. Meselâ, yaratılışından Sâni, Hâlık ismini ve hüsn-ü takviminden Rahmân ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerîm, Lâtif isimlerini, ve hâkezâ, bütün âzâ ve âlâtıyla, cihazat ve cevahiriyle, letâif ve mâneviyâtıyla, havas ve hissiyatıyla ayrı ayrı esmânın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek nasıl esmâda bir İsm-i Âzam var; öyle de, o esmânın nukuşunda/nakışları arasında da bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır.

 

“Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimali var.” (7) Bediüzzaman’ın bu ifadesi, “kendini bilen Rabbini bilir” manasındaki ilmî marifet kaidesini hatırlamaktadır. Gerçekten, insan o azıcık ilmine bakarak Rabbinin sonsuz ilmini, ufacık gücüne bakarak Rabbinin sonsuz kudretini, o azıcık merhametine bakarak, Rabbinin sonsuz rahmetini anlayabilir.

Keza insan bir mahluk olarak Allah’ın Halık ismini, bir sanat olarak Allah’ın Sani ismini, özel inayet ve merhamete mazhar nazlı bir kul olarak Allah’ın Rahman ve Rahim isimlerinin cilvelerini göstermektedir. Türlü türlü lütuf ve ikramlara mazhar olarak da Allah’ın Kerim ve Latîf isimlerine ayinedarlık etmektedir.(8)

 

Ahsen-i Takvim Sırrı ve Ahadiyet-i İlahiye

 

İnsanın ahsen-i takvimde yaratıldığını gösteren faktörlerin başında hiç kuşkusuz insanın ruhudur. Bilindiği üzere, insan ruhunun cesedin tamamına öyle bir münasebeti var ki, bütün âzâsını ve eczasını birbirine yardım ettirir. Yani, Allah’ın iradesinin bir cilvesi olan evâmir-i tekvîniyeye ve o emirden vücud-u hâricî giydirilmiş bir kanun-u emrî ve lâtife-i Rabbâniye olan ruh, onların idaresinde, onların mânevî seslerini hissetmesinde ve hâcatlarını görmesinde birbirine mâni olmaz, ruhu şaşırtmaz. Ruha nisbeten uzak, yakın, bir hükmünde; birbirine perde olmaz. İsterse çoğunu birinin imdadına yetiştirir. İsterse bedenin her cüz'ü ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hattâ, çok nuraniyet kesb  etmişse, her bir cüz'ü ile görebilir ve işitebilir.

 

Öyle de, ve lillâhi'l-meselü'l-a'lâ, Cenâb-ı Hakkın, madem Onun bir kanun-u emri olan ruh, küçük bir âlem olan insan cisminde ve âzâsında bu vaziyeti gösteriyor. Elbette, âlem-i ekber olan kâinatta, o Zât-ı Vâcibü'l-Vücudun irade-i külliyesine ve kudret-i mutlakasına, hadsiz fiiller, hadsiz sadâlar, hadsiz dualar, hadsiz işler, hiçbir cihette Ona ağır gelmez, birbirine mâni olmaz, o Hâlık-ı Zülcelâli meşgul etmez, şaşırtmaz. Bütününü birden görür, bütün sesleri birden işitir. Yakın, uzak birdir. İsterse bütününü birinin imdadına gönderir. Herşey ile herşeyi görebilir, seslerini işitebilir. Ve her şey ile her şeyi bilir, ve hâkezâ.. (9)

 

Ahsen-i Takvim ve İlahî Şuunat:

 

İnsanın vasıfları, sıfatları ve özellikleri, Allah’ın sıfatlarını anlamaya yardımcı oldukları gibi, duyguları, hisleri de onun Zatî şuunatını kavramaya katkı sağlamaktadır.

Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle: “Hayatın pek mühim bir mahiyeti ve ehemmiyetli bir vazifesi var…Hayatta hissiyat suretinde kaynayan memzuç nakışlar, pek çok esmâ ve şuûnât-ı zâtiyeye işaret eder, gayet parlak bir surette Hayy-ı Kayyûmun şuûnât-ı zâtiyesine aynadarlık eder. (10)

 

Allah için kullanmaktan kaçındığımız ilahî şuunatı anlamak için şöyle bir misal ile açıklayabiliriz. Bir insanda ilim varsa, bu bilgelik onun için bir sıfattır/vasıftır. Böyle bir vasfa sahip olan kimsenin unvanı âlimdir. İlim sıfatını taşıyan bir âlimin ilme olan kabiliyeti ise onun bir şuunatıdır. Keza, hendese ilmine sahip bir kimse bu vasfından dolayı mühendis unvanını kazanır. Mühendisin hendese bilgisi onun bir sıfatı olduğu gibi, bu sıfata kabiliyetli olması ise onun şuunatını teşkil etmektedir.

 

İşte bunun gibi, -sözgelişi- Allah’ın yaratma fiili onun yaratma vasfına sahip olduğunu, bu vasıftan ötürü onun unvanı “Yaratan”dır. Yaratanın yaratıcılık vasfı, onun bizzat yaratma gücüne, becerisine sahip olduğunu göstermektedir ki, bu zatî vasfa şuunat denilir.

 

İşte insanlar, taşıdıkları hissiyatlarıyla Allah’ın şuunatını anlayabilirler. Mesela, insan kendi küçücük merhametiyle, Allah’ın zatında var olan sonsuz merhametini; taşıdığı cömertlik duygusuyla, Allah’ın varlığında bizzat mevcut olan  kerem, ihsan ve cömertlik gibi şuunatını kavrayabilir.

Son sözü asrın söz sahibine bırakalım: “Ey ahsen-i takvimde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gafil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm halde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, âhirete müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve âhirete bakan hakikî yüzü ne kadar güzel olduğunu, On Yedinci Sözün İkinci Makamının 84 ve 85. sayfalarında yazılan iki levha-i hakikate bak, sen de gör….”

 

DİPNOTLAR:

1-Tin,95/4.

2-Zâriyât Sûresi, 51:20-21.

 

3-bk. Aclunî, 2/132.

4-Bu hadis, hadis alimlerince, senet bakımından eleştirilmiş olmakla beraber, Aliyyu’l-Karî gibi bazı alimler, bunun manasının doğru ve “Cinleri ve insanları sırf bana kulluk etsinler diye yarattım(Zariyat, 51/56) ayetine uygun olduğunu söylemiş ve İbn Abbas’ın bu ayette geçen ‘ibadet/kulluk’tan maksat Allah’ı tanımaktır, şeklindeki açıklamasını delil göstermişlerdir. bk.Aclunî, 2/132; Aliyyu’l-Karî, el-Esraru’l-Merfua, s. 273.

5-bk. İşarartu’l-İ’caz, s.17.

6-bk. Sözler/11. Söz, s.120.

7-Sözler/33.Söz /31. pencere

8-Sözler/11. söz/

9-a.g.e, a.g.y.

10-Sözler, a.g.y.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum