1. YAZARLAR

  2. Afife ARTIK

  3. Adem-i tahayyüz ve adem-i tecezzi
Afife ARTIK

Afife ARTIK

Yazarın Tüm Yazıları >

Adem-i tahayyüz ve adem-i tecezzi

A+A-

İkinci Şua’yı anlamak-26

Evvela bundan önceki iki konumuz olan vücub ile tecerrüd ve mahiyetin mübayeneti ile adem-i takayyüd konularını mütalaa ederken yaptığım bir hatayı izhar etmek istiyorum. Şöyle ki: bu iki meselede de vücub ile tecerrüdün kendisi ve mahiyetin mübayeneti ile adem-i takayyüdün kendisi izah edilmiyor. İzah edilen; bunların hadsiz kolaylığa nasıl sebep oldukları meselesidir. Ve bunun bir sır olduğu ifade edilmiştir. Ben ise bunların kolaylığa sebebiyet vermesi sırrından ziyade bunların kendileri ne oldukları konusunda yoğunlaşmıştım. Bu ikisi farklı nokta-i nazarlardır.

Bu üç mesele de gayet derin sırlardır. Yirminci Mektubdaki izahlarda bile verilen temsillerin bu sırlara anlayışımızı yakınlaştırmak için olduğu kaydedilmiştir. Demek bizim de bu konu üzerindeki mütalaalarımız ancak oradaki izahları anlama çabasıdır. Zira sır o şeydir ki; sadece akıl ile akla bakan izahlar ile ona ulaşılmaz, ancak aklın ulviyeti ile beraber kalbin kuvveti de gerekir. Kalbdeki kuvvet ise ondaki imanın kuvvetine göredir. Ruhun tekamülü nisbetindedir.

Risale-i Nur’da “sır” olarak bahis edilenlere her muhatap kendi akıl ve kalbi ile ulaşabilir. Kendisi tam anlasa da bir başkasının sadece aklına hitap ederek anlatması mümkün olmaz. Beliğ bir kelam ile yani; muhatabının içindeki hisleri ihtizaza getirecek bir kelam ile anlatabilirse ne âlâ. Yoksa bir bilgi aktarımından ibaret kalacaktır ki bu çok anlam ifade etmez. Bilgi ise herkesin eli altında istemediği kadar vardır. Kalbden kalbe giden yolun açılması ile kalbler arası bir aktarım ise büyük ihtiyacımızdır.

Şimdi konumuza girelim.

Tahayyüz; yer tutmak. Fiziken bir mekanı kaplamak anlamındadır. Yani her hangi bir cismin boşlukta yer tutması. “hayyiz” kökünden geliyor. Adem ise malumunuz olduğu üzere yokluk. Yani; adem-i tahayyüz mekan tutmamak, cisim ve madde kaydında bulunmamak demek. İsm-i Kayyum bahsine bu konu etraflıca ele alınacak. Burada ise yer tutmamak yani; mekandan münezzeh olmak nasıl kolaylığa sebep oluyor ona bakacağız.

Tecezzi ise; parçalara ayrılmak manasında.

 Nihayetsiz kudret sahibi olan Allah, bütün isimleri ile her mahluka müteveccihtir. Onun teveccühünde bölünme olmaz. Vahdetle hükmeder ve Ehadiyyet-i zatisi ile her şeye teveccüh eder.

Cenab-ı Hakkın mekandan münezzeh olduğunu belirtmeden “her yerdedir” tabirini kullanmak muvafık düşmez. Çünkü “her yer” ifadesi her ne kadar bir genişliği ifade etse de yine yerdir. Yerlerin bütünü de olsa yer kelimesi mekan ifade eder. Uygun olanı; mekandan münezzeh olmakla beraber ilim, irade ve kudreti ile her yerdedir şeklindeki ifade olacaktır.

Kainatta öyle bir san’at var ki, sanatkarın bir olmasını tek olmasını ve misilsiz olmasını iktiza eder. Mesela; çekirdeğin içinde ilmi bir vücut olarak bulunan ağaç, kudretin vücuda çıkarttığı ağaçtan daha acaibdir. Kainatın bütün mevcudatına bir fihriste olan insan kainattan daha garibdir.

İnsanın sahibinin, kainatın da sahibi olması ve çekirdeğin tedbirini görenin ağacın da tedbirini gören olması kaçınılmaz bir neticedir.

Haşr-i A’zamı yapan da elbette o haşrin bir numunesi olan baharı yapan olabilir. Dört yüz bin bitki ve hayvan türünü hadsiz fertleri ile hatasız yaratan ve çoğunu kışta öldürüp baharda yeniden dirilten elbette bütün insanları bir anda diriltebilecek bir kurdetin sahibidir. Gözümüz önünde olanlar, olacakların temsili ve habercisidirler.

Kaç bahar gördük değil mi? kaç ölüm ve kaç dirilmeye şahit olduk. Bizzat kendimiz ölümün küçük kardeşi olan uykuya girip her sabah yeniden diriltildik adeta. Bir şeyi yaşamak ile o yaşadığımızın değerlendirmesini yapmak arasında çok fark vardır. Kur’an bizi bakmaya, görmeye, düşünmeye, akletmeye davet ediyor. Bakınız nasıl da ölümünün ardından yeryüzünü diriltiyoruz. Allah’ın rahmet eserlerine bakın, temaşa edin, tefekkür edin emrediyor.

Hem maddeten hem de manen ölüp ölüp diriltiliyoruz esasen. Her an bütün zerreler ademe gidip tekrar vücuda çıkartılıyor. “an” dediğimiz zaman birimi bizim nüfuz edemeyeceğimiz kadar küçük olduğundan bunu fark etmiyoruz. Aynı ışık dalgaları gibi. Kesintili ama kesinti algılayamayacağımız kadar küçük bir zaman diliminde olduğundan sürekli her şey var zannediyoruz. Aslında ademin tam içindeyiz. Yoklukta bir varlık rengi gibidir varlığımız. Varlık denemeleri yapan bir “yok” gibi. Hakiki hayat yeri olan ahirette ise yokluksuz bir var olacak. İsm-i Hayy’da bu konu gelecek inşallah.

Maddeye hükmetmek, maddeden mücerret olan Cenab-ı Hakk’a pek kolaydır. Bir tek zerreyi yaratıp idare etmek kolaylığında güneşleri de yaratıp idare eder. Güneşe hangi isimleri ile müteveccih ise bir tek zerreye de aynen öyle müteveccihir. Her şeyi şaşmaz bir intizam, ölçü, hikmet ile tedbir eder. Bu düzgünlük her şeyi kuşatan bir ilmin habercisidir. Hassas mizanlar ile hikmetin düsturları ile her şey idare edilmektedir.

Maddeden mücerret olduğundan madde ona engel olamaz. Mesela; biz beş yüz metre ileride bulunan bir parktaki güvercinleri beslemek istesek kalkıp maddemizi oraya götürmek zorundayız. Uzaktan onları besleyemeyiz. Ya da; bilgisayarımızı kaldırabiliriz ama arabamızı kaldıramayız. Bunlar hep bizim kayıtlarımız ve kudretin bir cilvesi olan azıcık ve yaşlandıkça azalan kuvvetimiz sebebiyledir.

Elbette Allah’ın benzeri yoktur ve bu gibi temsillerden de münezzehtir ve fakat şuunatını anlamak için temsiller kullanırız ve bazı kıyaslar yaparız. Esasen kendimizle olan kıyaslamalarımızda Cenab-ı Hakk’ın nasıl iş gördüğünden ziyade “nasıl iş görmediği”ne bakarız. Benim gibi maddeye bağımlı değil deriz mesela. Kudreti, benim kuvvetim gibi sınırlı olmaktan münezzehtir deriz. Yani; nasıl olmadığını anlarız. Nasıl olduğunu idrak etmek ise daha ince ve derin bir meseledir. Fakat evvel emirde bizim vazifemiz takdis olduğundan önce Cenab-ı Hakk’ın izzetine yakışmayacak noksan ve kusurlardan münezzeh olduğunu bilmekle başlarız.

Yani; Allah’ı kemal sıfatları ile tanımadan evvel O’na yakışmayan şeylerden münezzeh ve mukaddes ve müberra olduğunu ikrar ederiz. Bunu yapmadan ulaşacağımız bütün bilmekler hatalı olacaktır.

İşte Otuzuncu Lem’anın da evvela Kuddüs ism-i şerifi ile başlaması bu açıdan da manidardır. Evvela bir itaraf ederiz: “Ya Rabbi! Sen benim kafamdaki ölçülerden, bu güne dek hakkında düşünülegelen bütün batıl inançlardan, küçücük aklım ile bilinmekten münezzehsin. Seni her türlü kusur ve noksandan tenzih ederim, ben ise kusurlu ve noksan ve aciz ve fakir kulunum”. İşte ancak bundan sonra Cenab-ı Hakkı isimleri ile sıfatları ile tanıma yolculuğuna başlayabiliriz. Yoksa küçük aklımızın ölçüleri ile ve hakkında bildiğimiz hurafeler ile tanımaya çalışmak, bir atı bir kartalın sırtında seyahate çıkarmayı istemek gibidir. O, onu tartamaz ve taşımaz.

İşte Bediüzzaman bu harika şaheserinde de bizi evvela Kuddüs ismi ile bir temizlenmeden geçirip sonra Adl ismi ile vahdet alemlerinin ölçülerine tanış ediyor, Hakem isminde gizli hikmetleri talim ediyoruz ve nihayet Ferd ismine ulaşabiliyoruz. Yani; bildiğimiz bütün tekliklerin ötesinde bir teklik ile küçük büyük her şeye kainatın birliği içinde adeta kainat gibi muamele eden bir Ferd.

Taveccühünde bölünme olmadığından en küçük şey en büyük kadar san’atlı hatta bazen ve ekseriyelte küçükler büyüklerden daha san’atlı oluyor. Çünkü; o küçük, büyüğe ait tüm manayı tamamiyle kendinde gösteriyor. Bir insanın kainata bir numune olması gibi. Koca kainatın çok şeyleri içine alması akla uzak değil. Peki ya cismen kainata nisbeten zerreden daha küçük olan insanın, kainattaki her ama her şeyi içine alması? Bu hayalin de yardımı ile ve kalbin eşliğinde, ruhun refakatinde ancak anlaşılabilecek bir mesele. İnsan kendisine müdakkik bir nazarla bakmalı ki bunu görsün. Zaten içinde debelendiği çeşit çeşit ruh halleri bundan haber vermektedir.

Enede kainatın Sani-i Hakîmini ihsas eden binler sırlı haller var. Gelin görün ki biz intisabımızı muhkemleştirmedikçe ve kendimizi bir harf olarak, hem de Allah’ı anlatan bir harf olarak görmedikçe kendimizden okuyabileceğimiz çok bir şey yoktur. Ancak hırsların, ihtirasların, kavgaların, hazların, kibir ve gururun kuyularında boğulmaklara mahkum ederiz kendimizi.

Kabul etmeliyiz ki biz uykudayız ve ölünce uyanacağız. Gece içindeki rüyamızdan uyanınca “tüh ya neden o pastayı yemeden uyandım” ya da “tüh beni öldürdüler ya” demediğimiz gibi ve aşırı sevinip aşırı üzülmediğimiz gibi bu dünyadaki dünyalık elemler ve lezzetler de rüya gibi geçeceğini bilmekle rahat edebiliriz.

Değil mi ki maddenin hakimi hiçbir işimizi mahlukundan hiçbir kimseye tevfiz etmemiştir, değil mi ki bütün kainata olan teveccühü ile her birimize teveccüh etmektedir. Yani; bize kainat kadar hatta daha fazla ehemmiyet ve kıymet vermiştir öyle ise kendimizi bilip bizi böyle yapan Zat’ı tanımakla şereflenmeye gayret etmeliyiz.

Böylelikle İsm-i Ferd’in Dördüncü meselesi içindeki “en büyük şeyin en küçük kadar kolay olması ve en küçüğün de en büyük kadar kıymetli ve san’atlı olması” konusunu Yirminci Mektub’daki izahlarından anlamaya çalıştık.

Bir dahaki seferimizde yine Dördüncü İşaret içindeki “intisab ve istinad kuvveti” konusu üzerinde çalışacağız inşallah. 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
1 Yorum