1. YAZARLAR

  2. Mustafa H.KURT

  3. ‘Açılım’, Milliyetçilik ve Vicdan
Mustafa H.KURT

Mustafa H.KURT

Yazarın Tüm Yazıları >

‘Açılım’, Milliyetçilik ve Vicdan

A+A-

Ülkemizde, dindar kesime yönelik tanımlamalarında ‘dışardan’ pek çok aydının, ‘Milliyetçi’ vasıflardan bahsettiğine şahit olmuşuzdur. Sayıları biraz kısıtlı da olsa, bu teşhisi ‘içerden’ dile getirerek, ‘dindarlığımıza’ sirayet etmiş bu fikre dikkat çeken ‘Hakikat Talipleri’ de yok değildir.

Ancak daha da özelde, Risale-i Nur dairesi içinde bulunup da, ‘Nurcu’ fikir yapısındaki millî motiflerin genel hakimiyetini,  eleştiriel bir yüksek sesle gündemimize taşımak isteyen insanların sayısı ise, sanırım gayet yetersiz bir durumda.  İslam’ın milliyetçilikle bir bağının olup-olmadığı ya da milliyetçiliğe karşı İslam’ın bakış açısını burada vurgulayacak değilim. Zaten sorsanız, temel dinî ilimlere ancak vâkıf olabilmiş bir Müslüman dahi, İslam’da üstünlüğün sadece takvada olduğu ve Arab’ın Acem’e, Acem’in Arab’a bir üstünlüğünün bulunmadığı gibi örnekleri bir çırpıda anlatacaktır size. Ancak asıl sorun; bu ezberdeki temel kaidelere rağmen düşüncede, söylemlerde ve yaşantıda,  bu hakikatlere muhalif bir ‘üstünlük’ psikolojisini kuşanmışlık halidir.

Bunun, Nurcuların çoğu için de böyle olmadığını söylemeyi çok isterdim.
Zira bu konuda Nur cemaatlerinin çoğunluğunda, yaygın bir şekilde, Üstad Hz.nin milliyetçiliği müspet-menfi diye ikiye ayırdığını;  ve müspet milliyetçiliği de tasvip –hatta tavsiye- ettiği şeklindeki görüşle karşılaşmadığını aramızda söyleyebileceklerimiz pek azdır sanırsam. İşte bu ‘tasvibden’ de hareketle, canlar kurban Vahyî Hakikatlerin yanında, neredeyse ‘Atalar Kült’ünden’ esinlenerek aktarıldığını söyleyebileceğimiz şanlı ecdad kıssaları ve neredeyse kutsanmış ‘millî ‘ sınırlar, (tarihte sıkça görüldüğü gibi) kutsanmak istenen siyasal yapı ya da ‘seçilmiş millet’ olma iftiharı vs., özenle ve inançla aktarılır, durulur…

Üstelik konu o ‘mukaddes’ millî sınırlar içerisinde Kürt olduğunu söyleyerek, o aziz ecdaddan olmadığını, dolayısıyla bir ‘seçilmişliğe’ mensubiyeti olmadığını söyleme şaşkınlığını yaşatan iman kardeşlerinden açıldığı zaman, daha da yüksek sesle, tekrardan aktarılır o motifler.. –haşa- dinin bir gereği imiş gibi hem de!..

İşte, Üstad Hz.nin bu konudaki görüşlerini, tam da ülkenin başına bela olmuş bir illetten kurtulma çalışmalarına hız verilmiş olan şu günlerde sıhhatli bir şekilde, tekrardan iyice ortaya koymak zorundayız. Çünkü biz önce bu konudaki kendi yanlış telakkilerimizi düzeltmeliyiz ki, bu çalışmalara sekte vurabilecek en önemli engeli, yani milliyetçiliği ve milliyetçilikle yoğrulmuş bir dini, daha da özelde millî motiflerle bina edilmiş bir Nurculuğu, Nur Talipleri olarak hakkıyla engelleyebilelim.  Zira (yaygın uygulamalarımızın aksine) “İslam, etnik soruna ilişkin söz söylerken devlete veya Türkler'e "Dilediğini yapabilirsin", Kürtler'e de "İslam kardeşliği adına her şeye razı ol" demiyor”,  ve dememektedir… (Ahmet Taşgetiren, İslam’ı Göz Ardı Edebilir misiniz?, 12.08.2009)

Metin Karabaşoğlu Bey’in pek yerinde ve ezber bozan tespitinde de görülebileceği üzere, Risale-i Nur’da “milliyetçi”lik için müspet bir kullanım sözkonusu değildir.  Zira: “ Risale-i Nur’un hiçbir yerinde "müsbet milliyetçilik"ten söz edilmemektedir. Söz konusu olan, "müsbet milliyet"tir ve bununla da hususan "kudsî İslâmiyet milliyeti" kasdolunmaktadır. Ki, Risale-i Nur, "İslâm milliyetçiliği" dahi önermemektedir. Maharetçe geri bir Müslüman saatçi yerine, mahir bir Rum veya Ermeni saatçiyi tercih gibi, "Emaneti ehline tevdi edin" ilâhî emrine dayanan hakkaniyetli bir tavrı sunan Risale-i Nur’un "Müslümancılık" dahi yapmazken, "müsbet milliyetçiliği" sözkonusu etmesi elbette düşünülemez.” (M.KARABAŞOĞLU,Tehlikeli Denemeler,Karakalem Yay., s.97)

Vakıa şudur ki, Osmanlı’nın İslam’a daha yakın klasik “İslam Milleti” anlayışının yerine, Cumhuriyetle birlikte devlet eliyle bir ulus oluşturma  politikası yolunda, yeri geldiğinde İslam’ın istismarından çekinilmemiştir.  Ve bugün Türkiye’deki Müslümanlara atfedilen ‘Milliyetçiliğin’ arka planında da aslında büyük oranda bu politika kaynaklı telkinat durmaktadır. Misak-ı Millî sınırlarında kalmış dünün Müslüman Kavimleri,  devlet tarafından ve –ne yazık ki- kimi zaman bazı dindarların ve kimi cemaatlerin de söylemlerine yapılan bu telkinatla Türk sayılmıştır. (Türk tarihinin neredeyse genelinde görülen “Kut Devlet” anlayışının, bu durumu kolaylaştırdığını da hatırlatmak lazım.)

Bir imamın hutbede, Kurtuluş savaşına övgüler düzerken, bunu gerçekleştirenin de ancak müslüman Türk kadını ve erkeği olduğunu rahatça söyleyebilmesi kadar, Peygamber kürsüsünden sarf edilen böylesi hitapların gayet normal, tipik Cuma Hutbeleri haline gelebilmelerinin, bazılarımız için acı verici olabildiğini hiç düşündük mü acaba ?..   Ya, bu ve benzerî ‘dinî söylemlerin’, o mücadelede şehit veya gazi olan ama bu makamlara erişmelerinden sonra Türk sayılarak asılları inkar edilen o mübareklerin hatıralarını bir nevi tahkir olabileceğini?… Dedeleri İslam milletinin bir ferdi ve bir Osmanlı askeri olarak şehit olan insanları incitebileceğini?..

Ancak vicdanı, “insanın fıtrat-ı zîşuuru” olarak tanımlayan bir Üstad’a mensubiyetimizle (inşaallah) şükrediyorsak eğer; aynı Üstad’ın, içinde ‘bir zevk-i nefsânî, gafletkârâne bir lezzet ve şeâmetli (uğursuz) bir kuvvet var ‘dediği Milliyetçilik fikriyle mesafemizi de iyi ayarlamalıyız. Vicdanımızı iptal edercesine ve en yakın iman kardeşi olan bu iki halkı –Allah korusun- neredeyse birbirine topyekün düşman kılarcasına ayakta tutmaya çalıştığımız sun’î ve köken olarak gayr-ı İslamî  bir takım yanlış prensipleri ve uygulamaları –haşa- dinin gereğiler imiş gibi savunma gafletinden uzak duralım.

Bu işe küçük bir örnekle de başlayabiliriz: Allah’ın ayetleri olan dillerden bir ayet olan Kürtçe’ye ait  yer isimlerinin telaffuzuna dahi katlanamayan kardeşlerimize, Hakk’ın âli hatırına, bu yasakların dinin gereği olmadıklarını hatırlatalım.

Daha da önemlisi, bu yasakları savunmayı din-i İslam’ın reddettiğini, en başta kendi vicdanımızda hissedelim.  Her hakkın sahibine tevdî edilmesi gerekliliğini, adalet-i mahza aşığı Nur Talebelerinin özellikle de bu konuda bayraklaştırmaları gerekir…

Öyleyse yaşasın ittihat, uhuvvet ve adalet!...

 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

YORUM KURALLARI: Risale Haber yayın politikasına uymayan;
Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve BÜYÜK HARFLERLE yazılmış yorumlar
Adınız kısmına uygun olmayan ve saçma rumuzlar onaylanmamaktadır.
Anlayışınız için teşekkür ederiz.
2 Yorum